
Nazım Hikmet’in Sevdalı Bulut Masalı hakkında kapsamlı informasyon, özet, temalar, karakterler, yayın-baskı notları, uyarlamalar, derslik etkinlikleri ve sık sorulan sorular.
Kısa Tanıtım ve Odak
Nazım Hikmet’in masal kahramanları, iyiliğin ve dayanışmanın mütevazi fakat kuvvetli diliyle konuşur. Bu rehber, “Sevdalı Bulut”un ne anlattığını, iyi mi bir dünyaya kapı araladığını ve niçin hâlâ sevildiğini adım adım açıklar.
Nazım Hikmet’in Sevdalı Bulut Masalı, ufaklıklara ve yetişkinlere karşılıksız sevgi, hakkaniyet ve ümit temalarını yalın, şiirsel bir üslupla sunar.
Nazım Hikmet’in Sevdalı Bulut Masalı bağlamı ve çocuk edebiyatındaki yeri
Eserde, masalın evrensel kodları—iyilik-kötülük çatışması, esrarengiz yardımcılar, tabiat ile uyum—Nazım’ın şiir dilinin ritmiyle birleşir. Metin, hem okul çağındaki okurlar için anlaşılır hem de erişkin okurda derin çağrışımlar uyandırır.
Yazar ve Tarihsel Arka Plan
Nazım Hikmet’in masal yazarlığına bakış
Nazım Hikmet, masal türünü halkın bilinçlenmesi için etkili bir vasıta olarak görmüştür. Ona nazaran masallar yalnız ufaklıklara yönelik değildir; yetişkinlere de hitap edebilir. Bu anlayışla, masallarda halkın yaşamış olduğu sömürü, adaletsizlik ve eşitsizlik şeklinde sorunları alegorik bir şekilde işler. Mesela, hayvanlar yada tabiat unsurları üstünden verilen mesajlar, aslına bakarsak sınıfsal yapıyı ve toplumsal adaletsizlikleri eleştirir.
Sanatın toplumu dönüştürme gücüne inan yazar, masalları da bu amacın bir aracı olarak görür. Bilhassa toplumcu dünya görüşünün izlerini taşıyan masallarında ezilenlerin direnişi, dayanışma ve ümit şeklinde temaları işler. Bu, onun sanatın “yalnızca güzellik için değil, bununla birlikte yarar için” olması gerektiği görüşüyle de örtüşür.
Nazım, çocuklar için yazarken dünyayı sadeleştirmez; onu anlaşılır kılar. Masallarında otoriteye karşı vicdanı, bencilliğe karşı dayanışmayı koyar. Bu masalsı evren, şairin sulh ve kardeşlik düşüncesinin organik uzantısıdır.
Gösterim ve baskı serüveni (Cem & YKY, ISBN, çizimler)
- “Sevdalı Bulut” Türkiye’de 1960’ların sonunda Cem Yayınevi tarafınca piyasaya çıkan masal kitapları içinde görünürlük kazanmıştır; sahaf kayıtları 1968 Türkiye baskısına işaret eder.
- Güncel ve yaygın edisyonlar Yapı Kredi Yayınları tarafınca “Doğan Kardeş” dizisinde sunulur; YKY kataloğunda ilk YKY baskısı Kasım 2005 görünür ve kitap tertipli olarak yeni baskılar halletmeye devam eder (ör. 56. baskı / Ocak 2025, ISBN 978-975-08-4475-1, resimleyen Cem Kızıltuğ).
- Ek olarak değişik adlandırma ve sayfa tasarımına haiz “Sevdalı Bulut Masalı” başlıklı, değişik çizer ve ISBN’li baskılar da mevcuttur; bu durum, masalın tekil öykü olarak tekrardan tasarlanmış çocuk baskılarının bulunduğunu gösterir.
- Ansiklopedik girişler, kitabın masallardan oluşan bir derleme olduğuna ve 1960’lar sonrası baskı tarihçesine dikkat çeker.
Not: Baskı yılı, sayfa sayısı ve çizer detayları baskıdan baskıya değişmiş olur; satın almadan ilkin yayınevi sayfasındaki güncel künyeyi denetlemek en doğrusudur. YKY – Yapı Kredi Yayınları
“Sevdalı Bulut” masalının Pertev Naili Boratav ile ilgisi nedir?
- Kaynak/Derleme bağları: “Sevdalı Bulut”un yer almış olduğu masalların çekirdeği, Pertev Naili Boratav’ın öğrencilerinin derlediği sözlü masal malzemesidir. Bu derlemeler Boratav editörlüğünde 1955’te Paris’te Contes Turcs adıyla yayımlandı; Nâzım Hikmet bu havuzdaki kimi anlatıları kendi üslubuyla tekrardan yazdı.
- Nâzım’ın açık atfı: Nâzım, kitap önsözünde “büyük Türk folklorcusu Boratav’ın öğrencilerinin halkın ağzından dinleyip topladıkları bazı masalları kendime nazaran işledim” diye bilhassa belirtir. Doğrusu Boratav çevresinin derlediği araç-gereç, Nâzım’ın yazınsal yeniden-yazımına kaynaklık etmiştir.
- Eleştirel/kuramsal bağ: Boratav, “Türk Masalı Üstüne” yazısında bilhassa başlıktaki “Sevdalı Bulut” öyküsünün mevzusuyla halk repertuvarının haricinde, “tümüyle yazarın yaratması” bulunduğunu; sadece Nâzım’ın halk masalcılarının anlatma tekniğini izlediğini söyler. Doğrusu kitap genel olarak Boratav ekolünün derlemelerine yaslansa da, “Sevdalı Bulut” özelinde metin emsalsiz bir yazar masalıdır.
Özetle: Boratav’ın alan emekleri (ve öğrencilerinin derlemeleri) Nâzım’a zemin sağlar; Nâzım bu malzemeyi çağının dertlerine nazaran tekrardan kurar. Fakat tam da Boratav’ın vurguladığı şeklinde, “Sevdalı Bulut” adlı masal direkt bir halk masalı değil, Nâzım’ın emsalsiz yaratısıdır—halk anlatı teknikleriyle yazılmıştır.
Mevzu (Özet) ve Vaka Örgüsü
Başlangıç: Derviş, ney ve “Ney Ülkesi”
Masal, bir dervişin servinin altında ney üflediği esrarengiz bir açılışla adım atar. Neyin deliklerinden dağlar, dereler, ağaçlar fışkırır; buraya Ney Ülkesi denir. Bu fantastik giriş, tabiat ananın ve müziğin yaratıcı enerjisini simgeler.
Çatışma: Ayşe Kız, Kara Seyfi ve bahçe
Masalın merkezinde Ayşe Kız ve onun emekle büyüttüğü bahçe vardır. Kara Seyfi, hırsın ve zorbalığın temsilcisidir; Ayşe’nin bahçesini almak ister. Gökyüzünden izleyen Bulut, Ayşe’nin iyiliğini görür; ona yağmur, gölge ve koruma getirir.
Dönüm noktası ve çözüm
Kötülüğe karşı iyilerin dayanışması büyür: Bulut, tabiat ananın döngüsüyle birleşir; dost hayvanlar ve insanoğlu Ayşe’yi destek sunar. Çözüm, zorbalığın değil adaletin ve şefkatin kazanılmış olduğu bir finaldir. (Sahnelenen yeni uyarlamalarda da bu çerçeve korunur.)
Karakterler, Semboller ve Anlam Katmanları
Ayşe Kız, Bulut, Kara Seyfi, Derviş
- Ayşe Kız: Emeğin, zarafetin ve koruyucu sevginin simgesi.
- Bulut: Karşılıksız sevgi ve cömertlik; gerektiğinde yağmura dönüşerek yaşam verir.
- Kara Seyfi: Bencillik ve zorbalığın kişileşmiş hâli.
- Derviş: Bilge rehber; müziğin dönüştürücü gücü.
Tabiat öğeleri: bulut, yağmur, bahçe
- Bulut & yağmur: İyiliğin somut karşılığı; yaşamı sürdürür, susuz toprağı canlandırır.
- Bahçe: Emekle kurulan ortak iyilik; beraber yaşama kültürü.
- Ney: Sanatın ve sözün birleştirici nefesi.
Temalar ve Mesajlar
Karşılıksız sevgi, dayanışma, hakkaniyet
Masal, sevginin karşılık beklemeden verildiğinde iyi mi çoğaldığını anlatır. Dayanışma olmadan bahçe korunamaz; hakkaniyet, bireysel cesaretle ve topluluk desteğiyle gelir.
Sulh, iyilik ve ümit poetikası
Nazım’ın masal evreninde sertlik yerine ikna, paylaşma ve acıma işlemezse bile tabiat ve insan birlik olduğunda denge sağlanır. Bu yüzden final, minik okur için ümitli; erişkin okur için ise etik bir çağrıdır.
Dil, Üslup ve Ifade Teknikleri
Kişileştirme, tekrarlar, ritim
Nazım; bulutu, rüzgârı, yağmuru kişileştirir. Kısa cümleler ve ritmik tekrarlar, metni yüksek sesle okumaya uygun kılar. Bu, derslik içi okumalarda akışı hızlandırır.
Nazım’ın masalsı sesi ve şiirsellik
Ozan, masalı düzyazı-şiir içinde bir tonda kurar. İmgesel yoğunluk, evlatların düş enerjisini tetikler; erişkin okur için de metin “ikinci anlam katmanı” taşır.
Uyarlamalar ve Kültürel İzler
Tiyatro, gölge oyunu ve sahnelemeler
- “Sevdalı Bulut”, seneler içinde pek fazlaca sahneleme görmüş oldu. 1970’lerde Mehmet Ulusoy tarafınca Fransa’da sahnelendi; 1991-92 sezonunda Dostlar Tiyatrosu yorumuyla Türkiye’de seyirciyle buluştu.
- Güncel olarak, İBB Kent Tiyatroları 2024-2025 sezonunda çocuk oyunu olarak eseri sahneledi/sahneliyor; metin, dayanışma ve çevre temalarını vurgulayan uygar bir dramaturjiyle sahneye taşınıyor.
- Önceki yıllarda gölge oyunu uyarlamaları ve mahalli tiyatroların sahnelemeleri de bulunur.
Animasyon ve beyazperde tesirleri
Yazı ve arşiv emekleri, masalın animasyon dünyasında da iz bıraktığını kaydeder: 1970’lerde Almanya Demokratik Cumhuriyeti yapımı “Die verliebte Wolke” adlı kısa animasyon; ek olarak Türkiye’de çeşitli festivallerde Nazım’ın masallarından esinlenen canlandırmalar gösterilmiştir.
Eğitimde Kullanım: Derslik ve Ev Etkinlikleri
Okuma-anlama, değerler eğitimi, yaratıcı drama
- Okuma öncesi: Kapak ve görsel ipuçlarından yola çıkarak tahmin etme etkinliği.
- Okuma esnasında: “Ayşe Kız bir seçim meydana getirecek olsaydı?” şeklinde duraksama soruları.
- Okuma sonrası:
- Değerler eğitimi: Dayanışma ve paylaşmanın somut örnekleri.
- Yaratıcı drama: Öğrenciler, Bulut’un yağmura dönüşme anını gövde diliyle canlandırır.
- Yazma emek harcaması: “Bahçemi korumak için ne yaparım?” temalı kısa anlatı.
- Disiplinlerarası: Fen (su döngüsü), Görsel Sanatlar (bulut dokuları), Müzik (ney sesi ile ritim).
Minik ipucu: Yüksek sesle okuma seanslarında cümle sonlarını öğrencilerle koro hâlinde tamamlama, ritmi kuvvetlendirir ve iştirakı artırır.
Karşılaştırmalı Okuma Önerileri
- Nazım’ın öteki masalları: “Hanene Rahatlık Dolsun”, “Sevda Masalları” (aynı tematik evren).
- Mahalli masal önerileri: Dede Korkut’tan seçmeler (iyilik-kötülük dengesini konuşmak için).
- Dünya masalları: Andersen’den “Kibritçi Kız” (acıma ve toplumsal hakkaniyet temalarıyla paralellik).
Sık Sorulan Sorular
1) “Sevdalı Bulut” tek bir masal mı, masal derlemesi mi?
Her iki şekilde de okurla buluşmuştur: Kitap bir derleme olarak bilinir; ek olarak tek masal odaklı, resimli çocuk baskıları da yaygındır.
2) İlk baskı ne vakit yapılmış oldu?
1960’ların sonlarında Türkiye baskıları görülür (ör. 1968 Cem Yayınevi). Güncel ve yaygın baskılar YKY tarafınca sürdürülmektedir.
3) Hangi yaş grubu için uygundur?
Metin, okul çağı çocuklarına uygun olmakla beraber erişkin okura da ikinci bir anlam katmanı sunar. Yayınevleri çoğu zaman 5–10+ yaş aralığına konumlandırır; sahne uyarlamaları da 5+ şeklinde yaş sınırları kullanır.
4) Oyuna ya da animasyona uyarlandı mı?
Evet. 1970’lerden itibaren tiyatro uyarlamaları; 2024-2025 sezonunda İBB Kent Tiyatroları çocuk oyunu; ek olarak 1975 tarihindeki kısa animasyon (“Die verliebte Wolke”) şeklinde görsel uyarlamalar bulunur.
5) Masalın ana mesajı nedir?
Karşılıksız sevgi, dayanışma ve hakkaniyet. İyilik, doğayla uyum içinde büyür; diktatörlük kalıcı olması imkansız.
6) Sınıfta iyi mi işlenebilir?
Yüksek sesle okuma, yaratıcı drama, değerler eğitimi ve disiplinlerarası etkinliklerle (su döngüsü, müzikte ney) desteklenebilir; kısa yazma egzersizleriyle pekiştirilir.
Netice ve Tavsiyeler
“Sevdalı Bulut”, Nazım’ın masal evreninde iyilik ve ümit fikrini en yalın hâliyle taşır. Çocuklarla beraber okumak, duygu eğitimi ve toplumsal değerler üstüne konuşmak için benzeri olmayan bir fırsattır. Güncel, güvenilir bir baskı tercih etmek isteyenler Yapı Kredi Yayınları sayfasındaki künyeyi denetim ederek ilerleyebilir.
SEVDALI BULUT

Derviş, servinin altına oturdu. Kuşağından neyini çıkardı. Üflemeye başladı. Neyin deliklerinden ağaçlar fırladı havaya, sanki ağaçlar neyin içindeydi de derviş üfledikçe dışarı fırlıyorlardı. Neyin deliklerinden dağlar, dereler, yollar fırladı havaya. Neyin deliklerinden havaya fırlayan ağaçlar, dağlar, dereler, yollar dünyanın diğer ucunda dağsız, deresiz, yolsuz, ağaçsız bir çöle düştü. Çölde dağlar, ağaçlar terfi etti, dereler aktı, yollar uzandı. Buraya Ney ülkesi denildi.
Derviş bir nefes aldı. Sonrasında neyini yeniden üflemeye başladı. Neyin bir deliğinden kara sakallı, gaga burunlu, patlak gözlü bir adam fırladı havaya, havada bir iki takla attı, dervişin yanına düştü. Insanın adı Seyfi’ydi, Kara Seyfi. Kara Seyfi sağına soluna bakındı. Dervişin cebine soktu elini, para kesesini çaldı, kaçmaya başladı. Derviş bir taş aldı yerden Kara Seyfi’yi nişanlayıp attı. Taş öyleki bir hızla çarptı ki Kara Seyfi’ye, herif lastik top şeklinde sıçradı. O şekilde de sıçradı ki fırladı havaya. Havada uçtu gitti dünyanın diğer ucundaki Ney ülkesinde bir dağın başına düştü. Daha doğrusu dağ başlangıcında duran kır bir atın gümüş kakmalı eyeri üzerine düştü. Eyere iyice yerleşen Kara Seyfi dolaylara şöyleki bir göz attı. Dağdan ovaya koyun sürüleri iniyordu. Bu sürüler onundu. Karşı yaylada allı karalı, aslan yeleli beygirler otluyordu. Bu beygirler onundu. Aşağıda, yolda deve kervanları gidiyordu, baharat, kahve, ipekli kumaş, fildişi yüklü kervanlar. Bu kervanlar onundu. Ovada göz alabildiğine buğday, çavdar, pamuk tarlaları uzanıyordu. Bu tarlalar onundu. Uzun lafın kısası, Ney ülkesinin en variyetli (zengin) adamıydı Kara Seyfi.
Kara Seyfi kır atının üstünde, dağ tepesinde, dolaylara bakıyordu. Patlak gözleri hırstan parlıyordu, çalı şeklinde sert kara sakalı oynuyordu.
Biz Kara Seyfi’yi burada bu şekilde bırakalım da dönelim dervişin yanına. Servinin altında oturup ney çalan dervişin neyinin bir deliğinden bir kız fırladı havaya, sonrasında yavaşça düştü yere, dervişin yanı başına. Kız dünya güzeliydi. Sırma saçları topuklarında. Yüzü ay parçası. Ela gözlerinin kara kirpikleri uzun mu uzun, kıvır mı kıvır. Kız hemen hemen on beş yaşlarında. Adı da Ayşe. Ayşe elini öptü derviş babanın. Elpençe divan durdu karşısında. “Emret derviş baba”, dedi, “görülecek işin var ise göreyim. Karnın açsa tarhana pişireyim sana. Uykun geldiyse yatak sereyim altına.”
Derviş gülümsedi, “Sağ ol, Ayşe kız,” dedi, “karnım da aç değil, uykum da yok.”
Derviş bu şekilde dedi. Ayşe’nin omuzunu sıvazladı. Ayşe bir tüy şeklinde salına salına terfi etti. Havada nazlı nazlı, salına salına uçtu, uçtu. Dünyanın diğer ucundaki Ney ülkesinde bir elma ağacının çiçekli dalına kondu. Çiçekler mi daha güzeldi, Ayşe kız mı? Bana sorarsanız, Ayşe kız elma çiçeklerinden daha güzeldi. Dala iyice yerleşti Ayşe kız, çiçeklerin arasından da baktı dolaylara. Elma ağacı bir bahçedeydi. Bu bahçe Ayşe kızındı. Güller açmıştı, al, sarı, ak, pembe güler, ateş gülleri, kayısı gülleri. Laleler açmıştı şekil şekil, karanfiller açmıştı oylum oylum. Ayşe kız indi elma dalından, bir kova aldı eline, başladı çiçekleri sulamaya. Bahçe çitle çevriliydi. Kara Seyfi dörtnala geldi Ayşe kızın bahçe kapısına. Atından inmeden çitin üstünden selendi: “Ayşe, hey, Ayşe!”
Ayşe kız kovasını yere koydu, sordu Kara Seyfi’ye : “Gene mi geldiniz?”
Kara Seyfi sesini bir kat daha kalınlaştırdı : “Gene geldim”, dedi, “her gün de geleceğim, şu kuruyası bahçeni bana satana kadar.”
Ayşe kız, kuş sesinden tatlı sesiyle karşılık verdi: “Ben bahçemi ne size, ne başkasına satıcı değilim. Kaçtır söylüyorum bunu.”
Kara Seyfi gümüş saplı kırbacıyla çitin üzerine vurup haykırdı: “Bu ülkede senin bahçenden gayri her şey benim, bu kuruyası bahçe malımın mülkümün orta yerinde kara diken şeklinde duruyor. Iyi mi olsa kazıyacağım kökünü bu kuruyası…”
Kara Seyfi sözünü bitiremedi, beygiri bir kişnedi, bir kıç attı, Kara Seyfi yuvarlandı yere. Bu niçin oldu? derseniz anlatayım: Kara Seyfi çitin diğer yanında yolda, beygirin üstünde, bahçedeki Ayşe kızla konuşurken, yoldan geçen bir tavşan beygirin arka sol ayağını öyleki bir dişledi ki, hayvan can acısından kişneyip kıç atınca Kara Seyfi de işte bu şekilde yere yıkıldı. Ayrıca bir iş daha oldu ki anlatmam gerek: Seyfi yolda toz içinde debelenip can acısıyla avaz avaz haykırırken, tavşan da korkusundan tabanları yağlayıp kaçarken, Ayşe kızın bahçesinden bir ak güvercin uçtu. Ak güvercin geldi Kara Seyfi’nin tepesine, nişan alıp yukardan pisledi iki kaşının orta yerine. Kara Seyfi öyleki öfkelendi ki bu işe, canının acısını unutup fırladı ayağa. Okunu yayına koyup nişan aldı güvercine. Ayşe kız bunu görüp haykırınca ak güvercin pırr kaçıp gitti. Ak güvercin pırrr kaçıp gidince Kara Seyfi bindi atına, trak trak da trak trak dörtnala başladı kovalamaya kuşu. Kara Seyfi ak güvercini kovalayadursun, biz dönelim dervişin yanına.
Derviş servi ağacına dayanmış neyini üflüyordu. Neyin bir deliğinden bir bulut fırladı havaya. Derviş neyini üfledi, bulut da yükseldikçe terfi etti, sema çayırından otlayan bir kuzu şeklinde ağır ağır ilerledi, yürüdü, dünyanın diğer ucundaki Ney ülkesine doğru. Bulut, Ney ülkesinin sınırını aştıkça, aşağıda bir tarlada, başaklar içinde bıyıklarını temizleyen tavşanı görmüş oldu. Bu tavşan Kara Seyfi’nin beygirinin sol art ayağını dişleyen tavşandı. Tavşan da başını kaldırdı bulutu görmüş oldu. Tavşanın bıyıklarını temizleyişi öyleki hoşuna gitti ki bulutun, bulut dayanamadı, bastı kahkahayı. Tavşan niçin güldüğünü, niye güldüğünü anlamadı fakat, gülen bir bulutu ilk kez görmüş olduğu için hem şaştı bu işe, hem de hoşuna gitti.
Sözü uzatmayalım, bulutla tavşan içinde bu yarenlik olurken, Kara Seyfi de atını bir tepede durdurmuş, iki kaşının orta yerine pisleyen ak güvercini arıyordu gökyüzünde. Güvercini görmüş oldu. Fakat tam o sırada bulut da geliverdi güvercinin yanına. Güvercinin yanına gelen bulut aşağıya baktı, çattı kaşlarını. Kara Seyfi yayını germiş ak güvercine nişan almıştı. Bulut bıraktı kendini Seyfi’nin üzerine, sarıverdi onu. Kara Seyfi tepesinden aşağı göçen dumanın içinde ne yapmış olup ne edeceğini şaşırdı, gözleri görmez oldu, aksırıp tıksırmaya başladı. Eh, güvercin durur mu, firar etti gitti. Güvercinin kurtulduğuna bulut sevindi, bıraktı Kara Seyfi’nin yakasını, toparlandı, terfi etti gökyüzüne, koyuldu yoluna.
Azca gitti bulut, uz gitti bulut, dere tepe düz gitti bulut, vardı Ayşe kızın bahçesi üzerine. Ayşe kız bahçede lalelerin içinde sırt üstü uzanmış gökyüzünü seyrediyordu. Yanı başlangıcında, sağında tavşan, sol omuzunda şu demin Kara Seyfi’nin elinden kurtulan ak güvercin. Ayşe kızın ela gözleri gün ışığıyla doluydu. Sırma saçları pırıl pırıldı. Bir eliyle, sağındaki tavşanın uzun kulaklarını çekiştiriyor, diğer eliyle sol omuzundaki güvercini okşuyordu. İşte bulut tam bu sırada bahçenin üstünde belirdi. Bahçeye bir gölge düştü, fakat fazlaca durmadı, ortalık gene ışıklandı. Derken bahçeye, demin soldan sağa düşen gölge bu sefer sağdan sola düştü. Sizin anlayacağınız, bulut yukarda soldan sağa bahçenin üstünden geçmiş, sonrasında arkasına bakıp bahçede Ayşe kızı görünce gerisin geri gene bahçenin üzerine gelmişti. Ayşe kız da bulutu görmüş oldu. Tavşan da görmüş oldu bulutu, tanıdı da. Güvercin de görmüş oldu bulutu, kendini kurtaran bulut bulunduğunu anlamış oldu, kanatlarını çırptı hafiften. Bulutu sorarsan o ne tavşanı, ne güvercini görecek haldeydi. Şu sebeple ister insan ol, ister hayvan, ister bulut, Ayşe kızı gördün mü bir kere gayrı başka bir şeyi görmez olur gözün. Bulut içini çekti, “Of!” dedi, bir de “Ah” etti derinden.
Ayşe kız bir öpücük yolladı parmaklarının ucuyla buluta. Ayşe kızın öpücüğü buluta ulaşınca, bulut şöyleki bir şaşırdı. Fakat sonrasında toparlandı, koskocaman bir gül biçimini aldı. Sema sema olalı, bu mavi atlasa böylesine güzel, böylesine iri ak bir gül açmadı. Ayşe kız bu ak gülü fanatik fanatik seyrederken, bulut gene bir kımıldadı, yayıldı, toparlandı, yürek biçimini aldı, doğrusu bulut oldu gene. Sözü uzatmayalım, o günden sonrasında bulut Ayşe kızdan ayrılmadı. Ayşe kız nereye, bulut oraya. Ayşe bahçede sol omuzunda ak güvercin, sağında tavşan, çapa mı çapalıyor diyelim, bulut da yukarda kolluyor Ayşe’yi. Ayşe alnının terini sildi de, elini kaşlarının üzerine koyup güneşe baktı mı, bulut da derhal güneşin önüne geliyor, kapatıyor onu, bahçe gölgelik. Ayşe dinlendi de, “Gölgede dinlenmek iyi fakat, çiçeklere güneş lazım/’ diye içinden geçirdi mi, bulut da bir Çin şemsiyesi biçimini alıyor, öyleki ki bahçenin her yanı günlük güneşlik, yalnız Ayşe gölgede.
Gecelerden bir gece, Ayşe kız bahçede, küçücük evinin önünde, havuz kıyısında oturuyordu. Sol omuzunda güvercin, dizinde tavşan uyukluyordu. Gökyüzünde yıldızlar, orak biçiminde ay, bir köşede bulut vardı. Ayşe onları havuzun sularında seyrediyordu. Havuzun suları ayna gibiydi, fakat yıldızlarla ay bu aynada sönük sönük pırıldıyordu. Ayşe başını gökyüzüne kaldırdı, bir de ne görsün, yıldızlarla ay orda da sönük sönük pırıldıyor. Niçin? diye düşündü Ayşe kız, ne olmuş bunlara? Niçin pırıl pırıl değiller?
Ayşe’nin aklından geçenleri, her seferki şeklinde, bulut anlamış oldu derhal. Derhal de durduğu köşeden, aşağıya Ayşe’ye seslendi : “Tozlanmışlar birazcık, şimdi temizler, parlatırım onları.” Bulut bu sözleri eder etmez de, derhal dev gibi bir toz bezi biçimini aldı, havuza düştü. Orda ıslattı kendini, gökyüzüne çıktı gene, aydan başladı işe, yıldızlarda tamamlamış oldu işi. Hepsini bir temiz silip, ovalayıp parlattı. Hani de yıldızlar yıldız, ay ay olalı böylesine parlamamışlardır. Ayşe pek sevindi, “Sağ ol, bulutçuğum,” dedi. Kalktı eve girdi. Uykusu gelmişti. Bulut da gökyüzünden inip evin kapısı eşiğinde durdu. Ayşe kız yatağına girdi. Kapının önündeki bulut bir saz biçimini aldı. Ayşe’nin yatak odası penceresine geldi başladı ninni anlatmaya :
Uyu dünya güzelim uyu
Sana bahçelerden getirdim uykuyu
Ela gözlerinde yapraklar yeşil yeşil
Uyu dünya güzelim uyu
Uyu mışıl mışıl
Ninni…
Uyu dünya güzelim uyu
Sana yıldızlardan getirdim uykuyu
Koyu mavi kadifeden
Uyu dünya güzelim uyu
Yüreğimdir başucunda bekleyen
Ninni…
Bulut Ayşe kızın yatak odası penceresi önünde saz biçimini alıp bu ninniyi her geceki şeklinde söyleyedursun, bahçeye, ayaklarının ucuna basarak Kara Seyfi girdi. Elinde dev gibi bir bıçak, sağına soluna bakındı Kara Seyfi, fenalık yapmak isteyen insanoğlu hep bu şekilde bakınırlar sağlarına sollarına. Sonrasında başladı bıçağıyla bahçedeki çiçekleri kesmeye. Her çiçek, gül olsun, lale olsun, karanfil olsun, kesilip de kara toprağa düşerken “Ah!” ediyordu, fakat çiçek olduklarından o denli hafiften çekiyorlardı ki bu ahı kendilerinden başkası duymuyordu.
Her neyse sözü uzatmayalım. Kara Seyfi’nin bıçağı bir deve dikeninin boğazına dayandı. Devedikeni dile geldi, “Canıma kıyma,” diye haykırdı, “bigün sana yardımım dokunur.” Kara Seyfi de devedikenine acıdığından değil fakat, bigün işine yarar diye kesmedi onu. Bu sırada Ayşe kız, saz biçimini alıp ninni söyleyen bulutun ninnisiyle iyice uyuduğundan, bulut eski biçimini, doğrusu bulut biçimini alıp yeniden gökyüzüne çıktı. Orda dolayları şöyleki bir gözden geçirip yeniden kapının eşiğine nöbet beklemeye inecekti. İleriye baktı, geriye baktı, sağa baktı, sola baktı, dağlar taşlar, kurtlar kuşlar mışıl mışıl uyuyordu. Hani bulutun da uykusu gelmişti, fakat gözlerini dört açarak yukardan bir de bahçeye baktı, Kara Seyfi’yi görmüş oldu..
Herifin çiçekleri kestiğini görmüş oldu, kan tepesine çıktı bulutun, “Vay alçak!” diye haykırdı, derhal bir el biçimini aldı, yapıştı yanı başındaki ayın sapına. Ayın orak biçiminde bulunduğunu evvel söylemiştik. Bulut, ayın sapına yapışır yapışmaz, indi aşağı, aydan orağının ucunu daldırdı arkadan Seyfi’nin şalvarına, şalvarından da kaba etlerine. Kara Seyfi ne işe yaradığını şaşırdı. Siz de olsanız şaşırırdınız. Döndü arkasına, buluttan ele, aydan orağa bıçağıyla karşı koymak istedi. Fakat bıçak aydan orağın ağzına kıymet değmez sırça camdanmış şeklinde tuzbuz oluverdi. Bulut bıraktı ayın sapını, gökyüzüne çıktı. Ay aşağıda yeke yek Kara Seyfi’yle dövüşedursun, bulut gökyüzünde yıldızları koparıp koparıp aşağıya Seyfi’nin kafasına fırlatmaya başladı. Yerde ayın orağı, gökten yıldızların bombardımanı, baskının böylesine kim katlanabilir? Kara Seyfi tabanları yağladığı şeklinde, kuyruğuna teneke bağlanmış it şeklinde kaçıp gitti bahçeden.
Ertesi sabah Ayşe kız bahçede çapa çapalarken devedikenine rastladı. “Darılma gücenme, devedikeni,” dedi, “fakat bahçemde yerin yok. Ya gönül rızasıyla çık git, veya seni söküp atacağım dışarı.” Devedikeni, “Gönül rızasıyla şurdan şuraya gitmem,” dedi, “elinde ise sök beni.” Ayşe, devedikeninin bu karşılığına kızmadı. Çapasıyla kazıdı dikenin kökünü, sonrasında bir ucundan tutup fırlattı yabani otu çitin dışına. Çitin dışına düşen devedikeni bir yılan oldu, başladı tozlu yolda kıvrıla kıvrıla sürünmeye. Devedikeni tozlu yolda kıvrıla kıvrıla sürünedursun, zaman geçti, akşam oldu, ortalık kararmış oldu. Kara Seyfi atının üstünde geldi dayandı Ayşe kızın bahçe kapısına. Boru şeklinde sesiyle başladı konuşmaya Ayşe kızla : “Ayşe,” dedi, “ben dünyanın en variyetli adamıyım, gel var bana,” dedi. Ayşe bahçeden yanıt verdi: “Sen beni değil, bahçemi almak istiyorsun,” dedi, “sana varacağıma taş olayım daha iyi,” dedi. Kara Seyfi bu cevaba kızdı, gümüş kakmalı eyerin üstünde dikildi bahçeye atlamak için.
Fakat tüm bu meydana gelenleri yukardan seyreden bulut derhal korkulu bir hayalet biçimini aldı, indi aşağı, hücum etti, Kara Seyfi’nin üstüne. Kara Seyfi öylesine korktu ki, azca daha minik dilini yutuyordu. Sürdü beygirini dörtnala. Hayalet bulut kovaladı Kara Seyfi’yi ta derenin diğer yakasına kadar sonrasında döndü, girdi bahçeye, tüylü bir çoban köpeği biçimini aldı, yattı Ayşe’nin ayakları altına. Ayşe okşadı bulutu, “Sağ ol, benim sevgili bulutum,” dedi. Bulut, çoban köpekliğinden umulmayacak bir yumuşaklıkla ince ince havladı, nazlı nazlı kuyruğunu salladı. Ayşe kızla bulut böylece yarenlik ededursunlar, biz gelelim Kara Seyfi’ye.
Derenin diğer tarafında atını durduran Seyfi’nin karşısına devedikeni çıktı. “Merhaba Seyfi Ağa,” dedi, “Ayşe kız seni de kovdu, beni de,” dedi. “Al beni terkine, sür beygirini söylediğim yana.” Kara Seyfi devedikenini terkisine aldı. Beygirini de onun söylediği tarafa sürdü. Azca gittiler, uz gittiler dere tepe düz gittiler. Devedikeni, bir çuvalla bir küp satın aldırdı, Kara Seyfi’ye. Küpü atın sağına, çuvalı soluna astı. Azca gittiler, uz gittiler gene, dere tepe düz gittiler, gene ormanlar geçildi, fundalıklar geçildi. Kara Seyfi’nin beygiri durup dinlenmeksizin yol almaktan zayıfladı, iğne ipliğe döndü. On beşinci günü uçsuz bucaksız bir kırlığa düştü yollan. Otuzuncu gün kayalıklar sardı dört yanı. Hava cehennem şeklinde sıcaktı. Toprak çatır çatır çatlaktı. Kara Seyfi etrafına baktı, bir karış gölge yoktu. Otuz beşinci gece kayalıklardan da, topraktan da yaratı kalmadı. Ayığışında tan yerinden tan yerine uzayıp giden kumlarda beygir adım atamaz oldu.
Kırkıncı gün, devedikeni, “Geldik!’ dedi, “İşte burası kuraklık ülkesi. Doldur çuvala bu kumlardan,” dedi. Kara Seyfi, bir deri bir kemik kalan atın sırtından indi, çuvalı kuraklık ülkesinin kumlarıyla doldurdu. Sonrasında da çuvalı yükledi, kendi de bindi hayvana. Beygir dile geldi: “Acı bana, Seyfi Ağa,” dedi, “yürüyecek halim yok, bu kum çuvalını iyi mi taşırım?” Kara Seyfi beygire acıyacak yerde, kamçıladı hayvanı. Kır at topallaya topallaya, yola koyuldu. Devedikeni, “Şimdi de rüzgârlar ülkesine gideceğiz,” dedi. Azca gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Birden bir yel esmeye başladı karşıdan, adım atmanın imkânı yok. Ağaçlar peyda oldu, kökleri yedi kat yerin dibinde, başları gökyüzünün yedinci katında. Gökyüzünün yedinci katındaki başları, dalları yapraklarıyla titreye titreye bölgelere kadar eğiliyor, sonrasında yeniden dikiliyordu. Kara Seyfi, “Burdan öteye gidemem,” dedi, “ne beygirimde yele karşı koyacak kuvvet kaldı, ne bende takat.” Fakat devedikeni, “Durmak olmaz!” dedi, “sür beygiri.” Kara Seyfi kan terleyen kır atını kamçılaya kamçılaya, karşıdan esen yele göğüs gere gere, üç gün üç gece daha yol aldı.
Sonunda bir deniz kıyısına vardılar. Denizde dalgalar sırf köpüktü, köpükler birbiri arkasından havaya yükseliyor yedi minare boyu, kıyamet koparmış gibi gürültülerle kıyıya düşüyordu, kaynayan suların üzerine. Devedikeni, “Geldik,” dedi, “doldur,” dedi, “küpü rüzgârla.” Kara Seyfi küpün ağzını rüzgârdan yana tuttu. Yel uluyarak, haykırarak küpü doldurdu. Seyfi derhal bir deri parçasıyla örttü küpün ağzını, devedikenini de ip şeklinde kullanıp bağladı küpün ağzındaki deriyi sıkı sıkıya. Küpü de beygire yükledi. Gerisin geri tuttu yolu. Yel arkalarından estiği için beygir kanatlanmış şeklinde gidiyordu. Seyfi, yelin önünde böylece yol aladursun, biz dönelim Ayşe kızın yanına. Ayşe yatağında ak güvercin başucunda, tavşan ayakucunda, bulut da dışarda pencerenin önünde tatlı tatlı uykuda idiler. Kırk üç günlük yolu üç günde alan Kara Seyfi, Ayşe kızın bahçesi önüne geldi. Beygirden indi, çuvalı yüklendi. Girdi bahçeye. Çuvaldaki kuraklık ülkesinin kumlarını bahçenin dört bir yanına, güllerin, karanfillerin, lalelerin, ağaçların üzerine serpti, çıktı dışarı.
Sözü uzatmayalım. Sabah oldu, Ayşe kız, başucunda güvercin, ayakucunda tavşan, dışarda pencerenin önünde bulut, yürek dayanmaz bir inilti sesiyle uyandılar. Bahçeye koştular, ne görsünler, laleler, güller, karanfiller, ağaçlar, havuzdaki su inleye inleye kuruyor. Çiçekler sararıyor, yapraklar ateş değmiş şeklinde kıvrılıveriyor, havuzdaki su, havuzun dibi delinmiş şeklinde çekiliyor. Hepsi de bir ağızdan inliyor, haykırışıyor: “Kurtar bizi, Ayşe kız, sararıp soluyoruz, kuruyup ölüyoruz, kurtar bizi, Ayşe kız.” Ayşe kız ne yapmış olup ne edeceğini şaşırdı. Boynu bükülen bir gülden solan bir laleye, solan laleden kuruyan bir karanfile deli şeklinde koşmaya başladı. Kara Seyfi ise yolda, çitin diğer yanında beygirinin üstünde çalı şeklinde kara sakalını kara tırnaklarıyla kaşıyıp sırıtıyor keyfinden. Bahçedeki çiçekler içinde kuru toprağa serilmeyeni kalmayınca Kara Seyfi haykırdı: “Sat bana bahçeni, Ayşe kız, esasen burası bahçe değil, kabristan oldu, sat bana bahçeyi, defol git nereye istersen.” Ayşe kız Seyfi’ye şöyleki karşılık verdi: “Hiçbir yere gitmem, iyisi mi beni de bu kabristana gömsünler, ölen çiçeklerimle yan yana.”
Ayşe kızla Kara Seyfi bu şekilde konuşurlarken bulut da yerine, gökyüzüne çıkmış ordan meydana gelenleri seyrediyordu. Öylesine kederliydi ki, ağzını açacak, kolunu kımıldatacak hali yoktu. Güvercin uçtu bulutun yanına. “Bulut kardeş,” dedi, “bulut kardeş yardım etsene Ayşe kıza!” bulut bir ah çekti derinden “Elimden ne gelir,” dedi, “iyi mi yardım edeyim? Ayşe kıza canım feda.” Güvercin, “İyi ya,” dedi, “mademki canın fedaymış Ayşe kıza, feda et canını…” Bulut, “Bak hele,” dedi, “bunu niçin akıl etmedim?”
Bulut bunu bu şekilde dedi, der demez de başladı Ayşe kızın yolunda canını feda etmeye, yağmur olup yağmaya. Kara Seyfi bu hali görünce öyleki bir öfkelendi ki, başladı ok atmaya buluta. Fakat devedikeni seslendi küpün ağzından: “Buluta ok etki eder mi, çöz beni, aç küpün ağzını!” Devedikeni bunu der demez, Kara Seyfi açtı küpün ağzını, küpteki rüzgârı saldı gökyüzüne, bulutun üzerine. Rüzgâr ıslık çalarak hücum etti buluta. Ayşe kız haykırdı aşağıdan: “Koru kendini, bulutçuğum!” Bulut yukarda yürek biçimini aldı. Deli rüzgâr çarpınca yüreğe bin parça etti onu, doğrusu yürek bin yürecik oldu. Kara Seyfi haykırıyordu aşağıdan rüzgâra: “Parçala bulutu, bakma gözünün yaşına.” Tavşan haykırıyordu aşağıdan buluta: “Dayan bulut kardeş!” Bin yürecik deli rüzgârla boğuşarak birbiriyle birleşmeye çalışıyordu. Ak güvercin de fazlaca uzaklara düşmüş yürecikleri gagasıyla taşıyıp getirerek bu birleşmeye yardım ediyordu. Ayşe kız, tavşan, Kara Seyfi, kır at, devedikeni, başlarını gökyüzüne kaldırmışlar, kimi bulutla güvercine, kimisi deli rüzgâra haykırıp seslenerek, gökyüzündeki kavgayı seyrediyorlardı.
Sözü uzatmayalım, yürecikler birleşip tek, dev gibi bir yürek oldular gene. Bu hali gören devedikeni, “Beni yukarıya fırlat,” dedi Kara Seyfi’ye. Seyfi fırlattı devedikenini gökyüzüne. Devedikeni gidip sarıldı yürek biçimindeki buluta, başladı kanını emmeye. Bir taraftan da deli rüzgâr bulutu parçalamaya çabalıyordu gene.
Ak güvercin derhal gagasıyla yapıştı devedikenine başladı onu parçalamaya. Devedikeni parça parça düştü yere, Seyfi’nin ayakları altına. Deli rüzgârın da soluğu kesildi, başladı takatten düşmeye. Kara Seyfi deliye döndü. Ayşe kızla tavşan luklarından ne yapacaklarını bilmez oldular. Deli rüzgâr büsbütün uzaklaşıp gidince, bulut yukarda bir göz biçimim aldı, başladı ağlamaya. Ak güvercin sordu buluta : “Niçin ağlarsın bulut kardeş, kendine acıdığından mı?” Bulut yanıt verdi ; “Kendime acıdığımdan değil, canım feda Ayşe kıza, Ayşe kızdan ayrılacağım da ona ağlarım…” Bardaktan boşanırcasına başladı yağmur olup yağmaya bulut. Çiçekler bahçede başlarını kaldırdı, nefes almaya başladılar, renkleri yerine geldi. Ayşe kızsa, bir taraftan gözünün yaşını siliyor, bir taraftan sesleniyordu yukarıya : “Bulutçuğum, bulutçuğum, ölme, istemem, yeter… Ölme!…” Kara Seyfi gitgide hızlanan yağmurun altında sırılsıklamdı, dişleri de hem öfkeden, hem iliklere işleyen yağmurdan birbirine vuruyordu.
Biz bulutu, Ayşe’yi, Kara Seyfi’yi bırakalım da bakalım Ak güvercin nerelerde? Ak güvercin yenilgisinden utanıp uzaklaşan deli rüzgârın izini sürmekteydi. Bir dağ tepesinde yetişti ona. “Rüzgâr kardeş,” dedi, “Kara Seyfi seni rezil etti, zira senin enerjisini, kuvvetini haksız bir işte kullanmak istedi. Sen bu yüzden bir bulutla başa çıkamadım. Öcünü yerde bırakacak mısın? Kara Seyfi’den hesap sormak yok mu?”
Deli rüzgâr Ak güvercinin sözlerini duyunca gerisin geriye döndü, ıslık çala çala, tozu dumana kata kata hücum etti Seyfi’nin üzerine. Atın üstünden kaptığı şeklinde kaldırdı onu havaya, havada savurdu savurdu, yere fırlattı, Seyfi atına binmek istedi yeniden, fakat kır at, “Sen bana acıdın mı ki, ben sana acıyayım?” dedi. Bir çifte savurdu Seyfi’ye. Seyfi gene kapaklandı yere. Deli rüzgârsa bu sefer onu gazel yaprağı şeklinde savurdu, kattı önüne, sürdü, sürdü bir uçurumdan aşağıya fırlatıverdi.
Kara Seyfi uçurumun dibine doğru gidedursun, biz dönelim Ayşe’nin bahçesine. Tüm çiçekler pırıl pırıldı, tüm ağaçlar tekrardan çiçek açmıştı. Ayşe kız havuzun başındaydı. Güvercin sol omzunda, tavşan sağ ayağı yanında. Sema masmaviydi, günlük güneşlikti. Ayşe kızdan başka her insanın yüzü gülüyordu. Ak güvercin sordu Ayşe kıza: “Ayşe’m, dedi, kederin nedendir?” Ayşe kız yanıt verdi : “Bulutçuğum çiçeklerimi, beni, hepimizi kurtardı, fakat kendi yok oldu. Feda etti canını tamamımız için. Ben kederlenmeyeyim de kimler kederlensin?” Ayşe kız içini çekti, ela gözlerinden inci şeklinde yaşlar döküldü havuzun sularına. Tavşan, “Kederlenme boşuna, Ayşe kız,” dedi. “İyi insanoğlu, iyi hayvanlar, iyi bulutlar hiçbir vakit kaybolmaz. Seven ölmez. Bak hele havuza!” Ayşe kız bir de ne görsün? Demin yağan yağmurla ağzına kadar dolan havuzun üstünden mavi bir buğu yükseliyor güneşin altın ışıkları altında.
Sözü uzatmayalım, arası fazlaca geçmeden gökyüzünün maviliğinde, bulut belirmeye başladı gene, tam da eski halini alınca, yukardan Ayşe’ye baktı, bahçeye baktı, dev gibi bir ağız oldu, yayıldı, gülümsedi, böylece de iyiler iyilik buldu. Ney ülkesinde kötüler çekti cezasını. Dervişin ney ile anlattığı masal da burada bitti, derviş de neyini koltuğuna sıkıştırıp gitti.
NÂZIM HİKMET RAN: Nâzım Hikmet, Masallar, S. 75-85


