Türk Şiirinde Sonbahar – Türk Dili ve Edebiyatı

Türk Şiirinde Sonbahar
Türk Şiirinde Güz

Bir yaprağın dalından kopup ayrılması, şiirde kimi zaman tüm bir ömrü düşündürür. Akşam erken iner, sokaklar tenhalaşır, yazdan kalan bir eşya göze ilişir. İnsan, değişen mevsime bakarken kendi hayatında eksilenleri de anımsar.

Türk şiirinde sonbaharın böylesine kuvvetli bir yer edinmesinde bu yakınlığın oranı vardır. Tabiattaki değişiklik gözle görülür; insandaki değişiklik ise bir çok süre yavaşça, fark edilmeden yaşanır. Şair, ikisini aynı görüntüde buluşturur. Sararan yaprakla solan yüz, boşalan bahçeyle yalnız kalan insan içinde bir bağ kurar.

Gene de tüm güz şiirlerini aynı hüzün cümlesiyle açıklayamayız. Bâkî’nin yapraklarında dünyadan sıyrılma düşüncesi de vardır; Cenap Şahabettin’in sonbaharında gelecek baharı bekleyen bir ümit. Ahmet Hâşim, sevgiliyi aynı manzaraya çağırırken Attilâ İlhan, kalabalık bir şehrin ortasında onun yokluğunu duyar. Mevsim aynıdır; şiirin bakmış olduğu yer değişmiş olur.

Türk şiirinde güz neyi anlatır?

Güz, Türk şiirinde bir çok süre fânilik/geçicilik, yaşlanma, anımsama ve ayrılık duygularını görünür kılan bir mevsim imgesidir. Eski şiirde sık kullanılan hazan sözcüğü de güz anlamına gelir. Sadece bir şiirde sonbaharın tema olarak seçilmesi yada geçmesi, o metnin ne olursa olsun ölüm yada karamsarlık anlattığı anlamına gelmez.

Bu seçkide üç tema birbirine yaklaşır:

  • Hüzün: Kaybedilen bir güzelliğin, geçmiş bir mutluluğun yada adı konulamayan bir eksikliğin duyulması.
  • Süre: Mevsimlerin değişmesinden hareketle insan ömrünün, gençliğin ve hatıraların düşünülmesi.
  • Ayrılık: Sevgilinin yokluğunun, vedanın yada yaşamdan kopuşun mevsimin görüntüleriyle anlatılması.

Bu temalar şiirlerde kati çizgilerle ayrılmaz. Bir yaprak aynı anda hem geçmiş yazı hatırlatabilir hem de yaklaşan sonu düşündürebilir. Anlamı, o yaprağın hangi sözcüklerle ve hangi sahnenin içinde anlatıldığı belirler.

Baharın arkasından: Klasik şiirde hazan

1. Bâkî — “Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan”

Bâkî’nin hazan gazeli
Bâkî’nin hazan gazeli

Bâkî’nin ilk dizesiyle tanınan bu gazeli, yaygın olarak “Hazan Gazeli” adıyla anılır. Baharın çekilişi, yaprakların dökülüşü ve ağaçların çıplak kalışı üstünden geçicilik anlatılır. Şiir, Dîvân’ın Sabahattin Ufak tarafınca hazırlanan neşrinde 371 numaralı gazeldir.[1]

Tam metin:

Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan
Düşdi çemende berg-i dıraht itibârdan

Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan

Her yanadan ayağına altun akup gelür
Eşcâr-ı bâğ himmet umar cûybârdan

Sahn-ı çemende turma salınsun sabâ ile
Âzâdedür nihâl bu gün berg ü bârdan

Bâkî çemende fazlaca perişan imiş varak
Benzer ki bir şikâyeti var rüzgârdan

Birkaç sözcük: Fasl-ı bahâr: bahar mevsimi; berg-i dıraht: ağaç yaprağı; hırka-i tecrîd: dünya bağlarından sıyrılmayı çağrıştıran derviş hırkası; cûybâr: akarsu; nihâl: fidan; berg ü bâr: yaprak ve meyve.

İlk beyitte yaprağın yere düşmesiyle gözden düşmek içinde bir ilişki kurulur. Daldaki güzellik, yerdeki dağınıklığa dönüşmüştür. Son beyitte ise yapraklar sanki başlarına gelenlerden yakınır. Rüzgârın savurduğu yaprakta insanoğlunun kendi dağınıklığını görmesi mümkündür; sözcüğün süre ve devran çağrışımı da bu okumayı genişletir.

Gazelin dikkat çekici yanı, kaybın yanında bir hafifleme duygusuna da yer vermesidir. Fidan, yaprak ve meyvesinden kurtulmuş olduğu için “âzâde” sayılır. Bâkî’nin sonbaharı böylece hem yoksullaşmayı hem de yüklerinden sıyrılmayı düşündürür. Şiirin hüznü, bu iki anlam içinde derinleşir.

Hüznün sesi ve rengi: Servetifünun’dan Hâşim’e

Servetifünun şiirinde doğa, insanoğlunun iç dünyasını özetleyen kuvvetli bir alandır. Sis, solgun renkler, hasta yada bitkin görünen varlıklar; duyguların manzaraya yayılmasını sağlar. Fakat bu şiirlerin hepsi aynı sona varmaz. Birinde üzüntü derinleşirken diğerinde sevgiliye ve gelecek bahara yönelen bir davet duyulur.

2. Cenap Şahabettin — “Elhân-ı Hazân”

Cenap Şahabettin — “Elhân-ı Hazân”
Cenap Şahabettin — “Elhân-ı Hazân”

Cenap Şahabettin’in şiirinin başlığı “Güz Nağmeleri” anlamına gelir. Metinde solgun görüntülerle inleyen rüzgâr yan yana gelir; güz hem görülür hem işitilir. Şiirin sonunda ise sevgiliyle beraber baharı bekleme isteği belirir.[2]

Tam metin:

Hâl-i bî-reng-i ihtizârında
Sonbahârın bu solgun elvâhı
Ra’şe-dâr etti kalb-i eşbâhı
Kuru yaprakların kenârında!

Ey tuyûrun sehâb-ı seyyâhı,
Bâd-ı zârın cenâh-ı zârında
Sen uçarken, tüm civârında
Soluyor kâinâtın ervâhı.

Bu süre hissi iştidâd eyler.
Her gönül kendi gizli saklı derdinde:
Gel… gel ey yâr-ı dem’a-rîz-i üzüntü!

Ey gül-i nev-bahârî-i emelim,
Gelecek nev-bahârı beklemiş olalım,
Sonbahârın zılâl-ı zerdinde.

Birkaç sözcük: İhtizâr: can çekişme; elvâh: levhalar, tablolar; tuyûr: kuşlar; iştidâd: artma, şiddetlenme; nev-bahâr: ilkbahar; zılâl-ı zerd: sarı gölgeler.

Şiirin başlangıcındaki solgunluk, yalnızca yaprakların renginde kalmaz; tüm bir çevreye yayılır. Kuş sürüsünün seyyah bir bulut şeklinde düşünülmesi, manzarayı hareketlendirir. İnleme duygusu veren sözcüklerle bu hareketin içinden bir üzüntü sesi yükselir.

Son bölümdeki çoğul söyleyiş önemlidir: Beklemek isteyen şahıs, sevgilisini de yanına çağırır. Hüzün sürmektedir fakat geleceğe ilişkin küçük bir ihtimal de vardır. Baharın tekrardan gelişini beraber beklemek, kaybın karşısına konulmuş olan minik ve dirençli bir umuttur. Cenap’ın hazan şiirlerinde bu ümit payının korunması, bilimsel nitelikli araştırmalarda de vurgulanır.[3]

3. Tevfik Fikret — “Derd-i Nihân”

Tevfik Fikret — “Derd-i Nihân”
Tevfik Fikret — “Derd-i Nihân”

Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste’de yer edinen şiirinin adı “Gizli saklı Dert” anlamındadır. Şiir, sonbahara direkt seslenerek açılır. Mevsim; dalları kıran, yaprakları döken bir varlık şeklinde karşıya alınır.[4]

Tam metin:

Hazan, hazan… Gene sen, ey remîde fasl-ı hüzal!
Şu kırdığın mütehassis, nahif dallardan
Şu döktüğün müteverrim, zavallı yapraklar
–Zavallı acz-i hayât!–
Bilir misin iyi mi izhâr-ı derd eder, ağlar?…

Bugün nede olsa gam-âlûd sislerinle cibâl,
Yarın da cism-i doğa kefenlenip kardan
Ölür tüm şu menâzır, donar şu ırmaklar,
Donar; fakat heyhât,
İçin için gene hepsinde bir melâl ağlar!…

Birkaç sözcük: Mütehassis: duygulu, duyarlı; müteverrim: veremli; gam-âlûd: kedere bulanmış; cibâl: dağlar; menâzır: manzaralar; melâl: hüzün, iç sıkıntısı.

Fikret, tabiata insan bedeninin kırılganlığını verir. Dallar narin ve duyarlıdır; yapraklar hastadır. Karın kefene benzetilmesiyle mevsim değişimi, ölüm düşüncesine yaklaşır.

Şiirdeki “bugün” ve “yarın” da bu ilerleyişi belirginleştirir. Sonbaharın sisinden kışın donmuş manzarasına geçilir. Buna karşın ağlayış sona ermez. Dışarıda hareket durmuş olsa bile üzüntü içeride sürmektedir. Şiirin başlığındaki gizli saklı dert, son dizede bu süreklilikle karşılığını bulur.

4. Ahmet Hâşim — “Merdiven”

Ahmet Hâşim — “Merdiven”
Ahmet Hâşim — “Merdiven”

Ahmet Hâşim’in “Merdiven” şiirinde sonbaharın adı geçmez. Buna karşılık yapraklar, sararma, solma ve akşam; sonbaharı çağrıştıran bir görüntü kurar. Bu yüzden şiir, mevsimle insan ömrü içinde ilişki kuran okumalar için kuvvetli bir örnektir.

Tam metin:

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir süre bakacaksın semâya ağlayarak…

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev şeklinde dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Niçin tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Piyale, 1926. Şiirin ayrıntılı tahlili için bakınız.[5]

Birkaç sözcük: Arz: yer, yeryüzü; muttasıl: durmadan, devamlı; lisân-ı hafî: gizli saklı dil.

Şiirin ilk dizesi okumayı yavaşlatır. Peşinden insanla tabiatın beraber değiştiğini görürüz: Suların rengi dönerken yüz de solar. Dışarıdaki görünüm ile insanoğlunun iç dünyası birbirine yaklaşır.

Buradan hareketle merdiveni ömrün ilerleyişi, akşamı da sona yaklaşma duygusuyla beraber okuyabiliriz. Gene de şiirdeki her nesneyi tek bir anlama sabitlemek, renklerin ve seslerin oluşturduğu zenginliği daraltır. Hâşim, yaşlanma üstüne açık bir izahat yapmaz; okuru değişen ışığın, yavaşlığın ve solgunluğun içinde bırakır.

Geçen dönemin çehresi: Güz ve insan ömrü

5. Yahya Kemal Beyatlı — “Güz”

Yahya Kemal Beyatlı — “Sonbahar”
Yahya Kemal Beyatlı — “Güz”

Yahya Kemal Beyatlı’nın Kendi Gök Kubbemiz kitabındaki “Güz” şiiri, mevsimle yaşam arasındaki bağları başlangıçta açıkça kurar:

Fani yaşam biter, bir uzun güz olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarumar olur.

Mevsim süresince kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne var ise olurken haşır neşir.
Günler hazinleşir, geceler uhrevileşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlamış olur ki yolcu yol görünür selviliklere.

Dünyanın ufku gözlere gittikçe tar olur.
Her gün sürüklenip yaşamak ruha bar olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükutunu;
Bir başka musikiye geçiş farz eder bunu.

Teslim olunca vadesi gelmiş zevaline,
Benzer cihana gelmeden evvelki haline.

Yaprak iyi mi düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyleki yollanır uyanılmaz bir uykuya:

Duymaz bu anda taş şeklinde kalbinde bir sızı;
Fark etmez anne – toprak ölüm maceram

Burada dağılan yalnızca yaprak değildir. Çiçeğin ve kuşun da aynı dizede yer alması, canlı bir dünyanın çözülüşünü düşündürür. Yazdan kalanlarla vedalaşma, şiir süresince insanoğlunun yaşamdan ayrılışına yaklaşır.

Şiirin ilerleyen bölümlerinde ölüm, tabiat ananın kendi akışı içinde ele alınır. İnsanın büyük ayrılığı karşısında toprağın sessizliği dikkat çeker. Bu bakışta kişisel acı, insanı aşan bir düzenin içinde düşünülür. Güz, o düzeni duyuran uzun bir veda mevsimine dönüşür.

6. Cahit Sıtkı Tarancı — “Otuz Beş Yaş”

Cahit Sıtkı Tarancı — “Otuz Beş Yaş”
Cahit Sıtkı Tarancı — “Otuz Beş Yaş”

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiirinde güz, insanoğlunun zaman içinde değişen bakışını anlatır:

Ayva sarı nar kırmızı güz!
Her yıl birazcık daha benimsediğim.

Şiirin tamamı, şairin hayatı ve eserleri.[6]

İlk mısra renkli, neredeyse neşeli bir görünüm gösterir. Fakat derhal arkasından gelen benimseme duygusu, bu manzarayı kişisel bir süre deneyimine dönüştürür. Her yıl geri gelen mevsim, insan için her yıl başka bir anlam kazanmaktadır.

Şiirin bütünü içinde bedendeki değişimler, geçmişte kalan yakınlıklar ve ölüm düşüncesi yan yana gelir. Böylece güz, yalnızca yaşlanmayı temsil eden hazır bir benzetme olarak kalmaz. Kişinin kendi değişimini giderek daha iyi fark etmiş olduğu bir mevsim olur. Aynı manzaraya bakan gözün zaman içinde değişmesi, bu iki dizedeki aslolan inceliktir.

Ayrılık ve beraberlik: Sonbaharda aşkın iki hâli

7. Ahmet Hâşim — “Güz”

Sonbaharın her şiirde yalnızlıkla anlatılmadığını görmek için Hâşim’in bu kısa şiirini okumak yeterlidir:

Tam metin:

Bir taraf bahçe, bir yanda dere
Gel uzan sevgilim benimle yere
Suyu yakuta döndüren bu hazan
Bizi gark eyliyor düşüncelere.

Ahmet Hâşim, “Güz”.

Birkaç sözcük: Yakut: kırmızı rengiyle de malum kıymetli taş; gark etmek: içine gömmek, bütünüyle kaplamak.

Şiirde sevgili uzakta değildir; aynı manzarayı paylaşmaya çağrılır. Bahçe, dere ve suya yayılan renk, beraber yaşanmak istenen bir an oluşturur.

Son dizede duygunun adı açıkça verilmez. Düşüncelere dalan iki kişinin mutluluğunu, hüznünü yada geçicilik duygusunu okur tamamlar. Bununla beraber çoğul ifade kesindir: Güz, burada iki insanoğlunun beraber yaşamış olduğu bir dalgınlıktır. Ayrılık ihtimali okura çağrışabilir fakat şiirde gerçekleşmiş bir ayrılık anlatılmaz.

8. Attilâ İlhan — “Ben Sana Mecburum”

Attilâ İlhan — “Ben Sana Mecburum”
Attilâ İlhan — “Ben Sana Mecburum”

Attilâ İlhan’da ise güz, kent yaşamının içinde belirir. Bahçenin ve derenin yerini İstanbul sokakları, kararan sema ve yağmur kokusu alır:

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh şeklinde aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu kent o eski İstanbul mudur?
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi süre rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
esir ustura ağzında yaşamaktan
kimi süre ellerini kırar tutkusu
birkaç yaşam çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi süre
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
durup köşe başlangıcında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

bir ihtimal Haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor tenha gözlerinden
bir ihtimal Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
tüm ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
bir ihtimal körsün kırılmışsın telâş içindesin
fena rüzgâr saçlarını götürüyor

ne zaman bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında bir ihtimal zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne zaman bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli saklı denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin..

Mevsim değişirken şehrin tanıdıklığı da sorgulanır. Sevgilinin yokluğu, gündelik çevreyi başka türlü görmeye neden olur. Yağmur, bulut ve sokak ışıkları, bu eksikliğin hissedildiği sahneyi kurar.

Hâşim’in kısa şiirindeki beraberliğin karşısında burada bir arayış vardır. Şiirde seslenen şahıs, zihninde ve duygularında sevgiliye bağlı kalırken dışarıdaki yaşamın içinde yalnızdır. Güz, bu uyuşmazlığı belirginleştirir: Kent hareket etmeyi sürdürür; şahıs, her görüntüde kendi eksikliğine döner.

Güz şiirlerinde ortak imgeler

Şairlerin başvurduğu görüntüler benzeşse de bunların anlamı metne göre değişiklik gösterir. Aşağıdaki tablo, bu seçkide öne çıkan ilişkileri gösterir; tüm şiirlere uygulanacak değişmez bir simge sözlüğü olarak düşünülmemelidir.

Görüntü yada motifSeçkide kazanılmış olduğu anlamÖrnek
Dökülen yapraklarGüzelliğin geçişi, dağılma; kimi süre yüklerden sıyrılmaBâkî’nin hazan gazeli
Solgunluk, hastalık ve donmaYaşamın kırılganlığı, kederin sürekliliği“Derd-i Nihân”
Sararma ve akşamDönemin ilerleyişi, sona yaklaşma duygusu“Merdiven”
Mevsime tekrardan bakmakİnsanın kendi değişimini fark etmesi“Otuz Beş Yaş”
Gelecek baharı beklemekÜzüntü içinde korunan ümit ve beraberlik isteği“Elhân-ı Hazân”
Kent, yağmur ve sokak ışıklarıSevgilinin yokluğuyla değişen çevre algısı“Ben Sana Mecburum”

Bu ayrıntıların şiirde iyi mi işlendiğini görmek için sözcüklere, seslenişlere ve tekrarların etkisine bakmak gerekir. Güz temalı iki şiiri karşılaştırırken imgelerin benzerliği kadar, şiirlerin sonunda hangi duyguya ulaşıldığını da incelemek yararlı olur.

Aynı mevsim, başka hayatlar

Sonbaharın şiirdeki gücü, değişimi görünür kılmasından gelir. Yapraklar dökülür; çıplak dallar kalır, ışık azalır, bundan önceki mevsimden kalanlar daha oldukca göze çarpar. Ozan, bu görüntülerin içinden kendi zamanını ve kendi kaybını anlatır.

Bu yüzden Türk şiirinde tek bir güz yoktur. Dünyadan yakınan yaprak da vardır, yüklerinden kurtulan fidan da. Hayatla vedalaşan insanoğlunun yanında sevgilisiyle baharı beklemek isteyen şahıs de durur. Aynı mevsimi özetleyen bu şiirleri yan yana okumak, bir yaprağın bile her şiirde başka bir anlam kazanabildiğini gösterir.

Sık Sorulan Sorular

Türk şiirinde güz niçin hüzünle ilişkilendirilir?

Yaprakların dökülmesi, renklerin solması ve günlerin kısalması; yitik, geçicilik ve geçmişe hasret şeklinde duygularla ilişki kurulmasına elverişlidir. Şiir, tabiattaki bu değişimleri insanoğlunun yaşantısıyla bir araya getirir.

Güz temalı Türk şiirlerine hangi örnekler verilebilir?

Bâkî’nin “Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan” dizesiyle süregelen gazeli, Cenap Şahabettin’in “Elhân-ı Hazân”ı, Tevfik Fikret’in “Derd-i Nihân”ı ve Ahmet Hâşim ile Yahya Kemal’in “Güz” başlıklı şiirleri başlıca örnekler arasındadır.

Hazan ile güz aynı anlama mı gelir?

Evet. Hazan, güz anlamında kullanılan Farsça kökenli bir sözcüktür. Edebî metinlerde dökülme, solma ve geçicilik çağrışımlarıyla da kullanılır.

“Merdiven” şiirinde güz açıkça anlatılır mı?

Şiirde güz sözcüğü geçmez. Yapraklar, sararma, solma ve akşam görüntüleri sonbaharı çağrıştırır. Bu ayrıntılar, şiirin insan ömrünün ilerleyişiyle beraber okunmasını destek sunar; şiirin anlamını tek bir açıklamaya indirgemez.

“Otuz Beş Yaş” şiirinde sonbaharın anlamı nedir?

Güz, şiirin süre ve değişiklik düşüncesiyle ilişkilidir. Her yıl geri dönen mevsimin giderek benimsenmesi, kişinin yaş aldıkça kendi ömrüne ve çevresine değişik bakmasını düşündürür.

Güz şiirlerinde daima ayrılık mı anlatılır?

Hayır. Ahmet Hâşim’in “Güz”ında sevgiliyle aynı manzarayı paylaşma isteği vardır. Cenap Şahabettin’in “Elhân-ı Hazân”ında ise gelecek baharı beraber beklemek öne çıkar. Güz, beraberliği ve umudu da anlatabilir.

Kaynaklar

  1. Bâkî, Dîvân, haz. Sabahattin Ufak, 371. gazel. Bartın Üniversitesi üzerinden erişilen metin, PDF s. 238.
  2. Sümeyra Polat, Elhân-ı Hâzân ve Hâyâl-i Mâder Şiirlerinin Servet-i Fünun Süreci Özelliklerine Gore Tahlili, başlangıçtaki “Elhân-ı Hazân” metni. Çalışmaya erişim.
  3. Jale Gülgen Börklü (2024), “Cenab Şahabeddin ve Hazan Şiirleri”, Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 14, 386–410.
  4. Tevfik Fikret, Rübâb-ı Şikeste, “Derd-i Nihân”. Vikikaynak metin aktarımı.
  5. Ahmet Hâşim, Piyale, “Merdiven”. Şiir metni ve tahlili.
  6. Cahit Sıtkı Tarancı, “Otuz Beş Yaş”. Şiir metni ve şairin eserleri.
(Toplam: 1, Bugün: 1 )