Hakka Sığındık Özeti, Konusu ve Karakterleri- Kitap Diyarı

Hakka Sığındık – Hüseyin Rahmi Gürpınar

Karakterler:

Hafız İshak Efendi:İaşe Heyeti üyesi, milletvekili, harp zengini; romandaki iki büyük konaktan birinin sahibi. Dindar görünür fakat bu dindarlık hurafelere yatkın, öz-eleştiriden uzak bir yapıdır. Servetini yitirme korkusu yüksek; gururu kırıldığında kolay paniğe kapılan zayıf bir kişiliktir.

Hacı Ferhat Efendi: Öteki büyük konak sahibi; Abdülhamid döneminde mal mülk edinmiş yaşlı bir varlıklı. Görgüsüz zenginliğin temsilidir; eğlence, gösteriş, israf ve mahalleye tepeden bakma hâli belirgindir. Dini inancı yüzeyseldir; kendi rahatını bozmadığı sürece geleneklere bağlı görünür.

Nüzhet Ulvi: Mektupları yazan genç; kalemi kuvvetli, idealist, fukara halkı korumak için çaba sarfeden bir yazardır. Yöntemi yasa dışı olsa da, motivasyonu toplumsal eşitsizliği düzeltmektir. Bireysel çıkarı olmayıp almış olduğu tüm parayı yoksullara dağıtır. Romandaki, “vicdan mı, kanun mu?” tartışmasının merkezidir.

Komiser Şinasi Bey: Vakası araştıran, akılcı ve çağdaş bir polis komiseridir. Hukuku temsil eder fakat halkın sefaletini gördükçe içten içe sistemin çarpıklığına karşı duyarlılık geliştirir.

Abdal Veli: Mezarlık civarındaki viranede yaşayan ağır zihinsel engelli bir adam; halk tarafınca “evliya” sanılır. Hiçbir şeyin bilincinde değildir; etrafındaki her şey safsatanın ürünüdür. Yazar onu, halkın cehaletinin sembolü yapar.

Huriye: Cenk-salgın sonrası ailesini kaybedip sokakta kalan bir kız çocuğudur.

Hakka Sığındık Özeti

Roman, I. Dünya Savaşı’nın son yılı olan 1918’de, İspanyol gribinin İstanbul’u kasıp kavurduğu günlerde Aksaray’daki Hoşkadem Mahallesi’nde geçer. Salgın mahallede her evi bir yangın şeklinde dolaşırken, halkın büyük kısmı hâlâ “ecel Tanrı’tandır, tabip sözüne kulak asmak imansızlıktır” diyerek bilimsel tedbirlere karşı çıkar. Bu ortamda savaşın yokluk ve karaborsacılıkla zenginleşen iki büyük aile –Hacı Ferhat Efendi ile İaşe Heyeti üyesi, milletvekili Hafız İshak Efendi’nin konakları– mahalleliyle sert bir sınıfsal gerilim yaşar. Bu iki konak bolluk içindeyken, mahalle halkı açlık, hastalık ve ölümle kuşatılmış durumdadır.

Bigün Hafız İshak’ın eline “Abdal Veli” imzalı, parlak mürekkeple süslenmiş, süslü ifadelerle dolu esrarengiz bir mektup gelir. Mektupta İshak’ın kızı Sadiye, torunu Hadiye ve oğlu Enver’in kısa süre içinde öleceği “gaipten haber” şeklinde bildirilir ve bu felaketlerin önüne geçmek için 300 lira değerinde bir yardımın Hakk’a sığınma amacıyla gönderilmesi istenir. İshak Efendi bu mektubu saçma ve kaba bir dolandırıcılık girişimi görür; komşusu Hacı Ferhat polise gitmenin gereksiz olacağını söyleyip onu frenler. Mektup bir kenara atılır. Fakat birkaç gün içinde İspanyol gribi konakta ardı ardına üç can alır: Torun Hadiye ateşlenerek ölür, derhal arkasından kızı Sadiye aynı kaderi yaşar, son olarak oğlu Enver de hastalanıp ölür. On gün içinde üç cenaze çıkması konağı matem yuvasına çevirirken, mahallede “nihayet zenginler de acı çekti” duygusuyla karışık sert bir kıvanç belirir. Kocakarılar bu ölümleri “tanrısal hakkaniyet” diye yorumlar.

Bu felaketlerin arkasından İshak Efendi, unutmuş olduğu mektubu eline alınca, mektupta isim isim sayılan üç kişinin hakikaten ölmesi karşısında dehşete kapılır. 300 liraya kıyamadığı için üç yakınının ölümüne sebep bulunduğunu düşünerek kendini suçlar; mektubun “keramet” olduğuna inanır. Bu noktadan sonrasında hem İshak hem de Hacı Ferhat, hurafeye ve görünmez bir kudrete sığınmanın verdiği batıl bir teslimiyete kapılırlar. Mektubun yazısındaki acemilik bile onlara “mukaddes işaret” şeklinde görünmeye adım atar.

Bu sırada mahallelinin “evliya” diye yüz sürdüğü, mezarlık civarındaki viranede yaşayan ağırlı zihinsel engelli, kirli ve bilinçsiz bir meczup vardır; halkın “Abdal Veli” diye kutsadığı şahıs aslen budur. Polis komiseri Şinasi Bey ve arkadaşı Medhi, gelen şikâyetler ve mektuplardaki tuhaflık sebebiyle bu kişiyi soruşturur. Meczubun ne konuşabildiği, ne yazabildiği, ne de bu şekilde bir mektup yazabilecek akli melekelerde olmadığı ortaya çıkar. Bu figürün tamamen halkın hurafe ve beklentilerinin yansıdığı boş bir yüzey olduğu anlaşılır.

Soruşturmayı derinleştiren komiser, mektupların ardındaki gerçek aklın okumuş, kalemi kuvvetli, toplumsal meseleleri dert eden biri bulunduğunu farkına varır. Sonunda perde arkasındaki isim ortaya çıkar: Yazarlıkla geçinen, idealist, hakkaniyet duygusu yüksek bir genç olan Nüzhet Ulvi. Çocukluğundan beri İstanbul’un yoksul semtlerinde büyümüş, İspanyol gribi ve harp koşullarında öksüz kalan evlatları, açlıktan sokaklara düşen aileleri, yangınlarda evsiz kalan insanları yakından görmüştür. Bir yanda İaşe Heyeti’nden nemalanan harp zenginlerinin sofraları donatılırken, öteki yanda halk ekmek bulamazken çocuklarını cami köşelerine terk etmek zorunda kalmaktadır. Nüzhet, bu çarpıcı adaletsizlik karşısında devrin devlet düzenine ve iktidar çevrelerine öfkelidir.

Nüzhet’in planı nettir: Halkın hurafelere, “veli” kültüne ve gaipten haber alma arzusuna olan zaafını kullanarak Abdal Veli adına esrarengiz mektuplar yazmak; bu mektuplarla bilhassa harp ortamında servetini katlamış, toplumsal sorumluluktan kaçan kişileri hedef alıp, onlardan toplamış olduğu parayı aç ve muhtaçlara dağıtmak. Kendisini hırsız değil, serveti adaletsiz bir halde biriktirmiş kişilerden mecburi bir tekrardan bölüşüm icra eden biri olarak görür. Kanunen suçlu bulunduğunu kabul etse de vicdanında kendisini haklı bulur. Romanın toplumcu tınıları burada belirginleşir.

Ayrıca romanda geniş yer tutan bir yan hikâye, sokak evladı Huriye’nin komiser Şinasi’ye anlattığı ağlatısal yaşam öyküsüdür. Ailesini harp ve salgında kaybeden bu kız, açlık, giyim yokluğu, dilencilik, hırsızlık ve çöküşün kıyısındaki evlatların yaşamış olduğu sömürü döngüsünü tüm çıplaklığıyla anlatır. Şinasi bu tanıklık karşısında derinden sarsılır; bu görüntüler Nüzhet’in niçin bu şekilde bir yol seçtiğini okur için anlaşılır kılar.

Soruşturma ilerledikçe Şinasi, mektupların üslup, hedef seçimi ve yazı özelliklerinden Nüzhet’e ulaşır. Bir noktada Nüzhet kendiliğinden gelip itiraf eder; Hacı Ferhat ve Hafız İshak’tan almış olduğu paraların iyi mi toplandığını ve bu tarz şeyleri hangi yoksullara dağıttığını ayrıntılarıyla anlatır. Şinasi, hukuku temsil eder fakat dinlediği sefalet hikâyeleri sebebiyle Nüzhet’e duygusal olarak yaklaşmadan edemez; romanın temel gerilimi “kanun mu, vicdan mı?” tartışmasıdır.

Hacı Ferhat ve Hafız İshak’ın ise konaklarında yaşadıkları üç cenaze, mahalledeki nefret, hurafeye yönelişleri ve Nüzhet’in onları kullanımı, devrin yozlaşmış ekonomik ve siyasal düzeninin bir özeti gibidir. Bu iki adam bireysel kötüler olarak değil; Abdülhamid’den İttihatçılara kadar uzanan devlet geleneğinin ürettiği harp zenginlerinin temsilcileri olarak çizilir. Nüzhet’in yapmış olduğu ise hukuken kabahat, fakat romanda toplumsal hakkaniyet talebinin bir protestosu şeklinde görünür.

Roman finalinde büyük bir mahkeme sahnesi yoktur; salgın şehri yavaşça bırakırken ardında mezarlıklarla dolmuş bir İstanbul, yoksulluk yüzünden suça sürüklenen çocuklar, devir değişse de yöntemlerini değiştirmeyen haris zenginler bırakır. “Hakk’a sığındık” fikri, hem aklın hem de sorumluluğun terk edilip hurafelere sarılan bir cemiyet eleştirisi olarak kalır. Cenk, salgın, derslik çelişkisi, hurafe kültü ve toplumsal hakkaniyet arayışı romanın omurgasını oluşturur. Bu yüzden “Hakk’a Sığındık”, görünürde bir keramet hikâyesi değil, sert bir toplumsal gerçeklik romanıdır.

Hakka Sığındık – Kitap Açıklaması

İspanyol gribinin dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda İstanbul bir taraftan yangınlarla, bir taraftan da salgın hastalıkla kavrulmaktadır. Varlıklı fukara ayırt etmeyen hastalık, yoksul evlerine de zenginlerin köşklerine de sıçrar, girmiş olduğu hanelerden birkaç can almadan çıkmaz. Haksız kazançla varlıklı olanların batıl inançlarından ve korkularından yararlanmak isteyenlerse evliyalık iddiasıyla bir seviye kurup çıkar sağlamanın izini sürer. Hüseyin Rahmi Gürpınar, çelişkilerle ördüğü romanında bir devrin tüm aksaklıklarını göz önüne sererken okuru nefes nefese bir polisiyeyle baş başa bırakıyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Sürecini ve çevresini romanlarında yaşatıp, genç yaşlarından itibaren geniş halk kitlelerince sevilerek okunmuş Hüseyin Rahmi, edebiyatımızın benzeri azca bulunur şahsiyetlerindendir. Kitaplarında İstanbul yaşamının hususi inanışları, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, hanım adam ilişkileri şeklinde mevzular halkın örneksiz konuşma biçimleri korunarak, oldukça kere komik, kimi zaman hüzünlü olarak işlenir. Romanımıza “yerel renk” ilk kez onunla girer. Yazarlık yaşamına 1883’te Tercüman-ı Hakikat gazetesinde adım atar. 1896’da İkdam gazetesinde roman ve öyküleri tefrika edilirken üne kavuşur. Periyodunun en oldukça okunan yazarı olur. Tüm kazancı yazarlıktan gelir. Bu sayede Heybeliada’da şimdi müze olan köşkünü alır. 1908 Meşrutiyet’inden sonrasında Ahmet Rasim’le Boşboğaz isminde bir gülmece gazetesi çıkarır. İlk soruşturmaya böylelikle uğrar. Gazetesi kapanır. İkinci kez Ben Deli miyim? romanıyla mahkemelik olacak ve gene beraat edecektir. Bir çok roman olmak suretiyle öykü, tiyatro, yazı ve eleştiri türünde altmışın üstünde kitabı bulunmaktadır. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.

(Tanıtım Bülteninden)

(Toplam: 1, Bugün: 1 )