ESKİ ZAMANLARDA RAMAZAN HAZIRLIĞI (HATIRA/ANI)
Benim çocukluğumun Ramazanları karakışa rastlamıştı. Onun içindir ki kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve fazlaca neşesizdir. Zira deri, rutubetten pörsümüş bulunurdu; ek olarak kapalı camlar ve kafesler arkasından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.
Fakat annemin kış Ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Hâlbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarınızın susuzluktan böcekkabuğu benzer biçimde kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki… Tanrı iş güç sahibi olanların yardımcısı olsun!
Yaz Ramazanını sevenler de şöyleki derlerdi: “Gündüzün zahmet çekilir fakat kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!”
Kısmetimde iki mevsim Ramazanı da görmek varmış; hatta işte yeniden kışınkine de giriyorum. Lâkin ikimiz de -Ramazan ve ben- ne kadar değiştik… O Ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanınmaz halde!
***
Berat kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta devam eden bu hazırlık esnasında evler, baştanbaşa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Aslolan önem verilen yer, mutfak ve kilerdi. “On iki ayın sultanı” unvanıyla anılan Ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk yargı sürer, İstanbul, en nefis yemeklerin her “Merhaba” diyene sunulmuş olduğu çok büyük bir imarethaneye dönerdi.
Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki… Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıklığınızı, isminizi ve işinizi sormazdı. Yalnız, kapıda duran ağa; kılığınıza, giysinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada ya da da alt katta, kahve ocağı sofrasında…
Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya emek harcama; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git… Kimse bilincinde olmaz, onlar dahi işi acaip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord benzer biçimde yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!
***
Bizim iftarımız da her insana açıktı.
Ramazandan bir iki hafta evvel, babam, bir sabah “evrad’mı okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, “Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!” diye duasını da tamamladıktan sonrasında başlangıcında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük, köşesinde hususi bir ehemmiyetle oturur, evin erkânını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır… İçtimadan maksat, Ramazan erzakını saptamak, kısaca listesini yapmış olup Asmaaltı tüccarlarından yağcı İbrahim Bey’e göndermek…
***
İyi evler mahalle bakkallarından alışveriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Esasen eski zamanda her semtte bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adîsini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlût, böcekli ve sineklisini satarlardı.
Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyesine, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere gore hep birden, üçer aylık, Asmaaltı’ndan alırlar, yük otomobilleriyle getirip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye pirinç ambarlarında saklanırdı; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahruti şekilde satıldığından gene boy boy, evlerde kırılır, o şekilde saklanırdı.
Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı keyifli olduğundan bugünleri kaçırmaz, bilhassa “Giridîzade” sabununun kokusundan oldukça hoşlanırdım.
Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalınca saçtan yapılmış genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekte, döner tencerede kavururlar ve sapının üstüne tespit edilen devasa değirmende okkalarcasını çekerlerdi. İçine bir şeyler karıştırılmış olmasından korkulduğunda toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafınca dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde… Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.
***
İşte, büyük konaklarda Şaban ayının son haftaları, tüm bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alışverişle geçerdi.
Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması gerektirme eden öteberiyi asmak için… Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde hemen hemen teneke dediğimiz ve bu gün en fazla kullandığımız madeni kaba yer verilmemişti. Azık, ya toprak, ya cam ya da fıçı ve kutu benzer biçimde tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutudan satın aldıkları havyarı da derhal çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acaip çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havayı nişadıra sürtüştürdükleri süre duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir aşama hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı…
Ramazandan evvel sıralaması meydana getirilen bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılmadığından, gene en meşhur dükkândan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.
Ben, yeşilimtırak kabuğu içinden gene yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenküzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ek olarak Bursa’dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet… Salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı, fakat iyi mi? Ve şimdi, hâlâ var mıdır, bilmiyorum, tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor… Hoş, pek de özge bir şey değildi.
Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla birlikte, şerbete, kısaca kaynamamış meyve suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızıbiberdi; fakat içi rendeden geçirilmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı… Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefis bir salata hazinesiydi!
***
Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Eğer Ramazan yiyeceklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta mübalağa olmasın fakat yalnız pastırmalı yumurtanın iyi mi hazırlandığına ve piştikten sonrasında tepsisinin yükümlü tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ahh, bizdeki yiyecek kitapları! Her muharririn, roman benzer biçimde, içtimai incelem yada felsefi etüt benzer biçimde bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi… Benimki de -söylemesi bir ihtimal ayıp- bir yiyecek kitabıdır.
Bir yiyecek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve bizi yaşamın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir “Şehname’sini teşkil etsin!
Refik Halit Karay – Üç Nesil, Üç Yaşam
Sözlükçe:
Metnin seslendirilmiş hâli:
Çevirmen Âsım Çevirmen Âsım (D: Gaziantep, 1755 – Ö: İstanbul, 1819) Dilci, ozan ve tarihçi.…
Medya, bireylerin gündelik yaşam pratiklerinden siyasal tercihlerine kadar uzanan çeşitli alanları biçimlendirmede tehlikeli sonuç rol…
Şeyh Bedreddin Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin (D: Simavna, 1359 – Ö: Serez, 1420) Mutasavvıf,…
Şeyh Bedreddin Destanı – Nazım Hikmet Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı, yalnızca bir şiir kitabı…
Türk Kültüründe ve Türk Edebiyatında Hızır Hızır Halk inanışında ölümsüz olduğuna, zorda kalanların yardımına yetiştiğine,…
Kötülüğün Sıradanlığı – Hannah Arendt Fenalık bir çok vakit “canavarca” bir şey şeklinde düşünülür: Şiddete…