Cumhuriyet’in ilk yıllarında, askeri ve siyasal bağımsızlığın peşinden sıra kültürel ve kimliksel inşa sürecine gelmişti. Bu sürecin en dinamik, en oldukça tartışılan ve çağdaş Türk dilbilim geçmişine damgasını vuran başlıklarından biri şüphesiz Güneş Dil Teorisi’dir. 1930’lu yılların ortalarında devletin resmi dil tezi olarak benimsenen bu kuram, yalnız bir dilbilim hipotezi değil; bununla birlikte devrin sosyo-politik gereksinimlerine yanıt veren ideolojik bir kalkandır.
Bu makalede; Güneş Dil Teorisi’nin ne işe yaradığını, hangi tarihsel koşullarda doğduğunu, dil devrimindeki işlevini ve niçin terk edildiğini nesnel, bilimsel niteliği olan ve derinlikli bir perspektifle ele alacağız.
En yalın tanımıyla Güneş Dil Teorisi; yeryüzündeki tüm insan dillerinin kökenini Türkçeye dayandıran, ilk insanların doğadaki sesleri ve bilhassa “Güneş” karşısındaki hayranlıklarını Türkçenin kök sesleriyle ifade ettiğini ileri devam eden dilbilimsel bir hipotezdir.
Kuram, antropolojik ve ruhsal temellere dayanma iddiasındadır. Bu iddiaya gore, insanlığın ilk dilsel üretimi, Güneş’in doğuşu, ısısı ve ışığı karşısında duyulan hayranlığın sese dökülmesiyle adım atmıştır. İlk anlamlı ses birimi (fonem) bu duygusal tepkiyle ortaya çıkmış ve bu ilksel dil (Ursprache) zaman içinde kollara ayrılarak bugünkü dünya dillerini oluşturmuştur. Teoriye gore bu ilksel dilin merkezinde ise proto-Türkçe yer almıştır.
Teorinin Ana Tezi: İnsanlığın ilk kültürel merkezlerinden biri Orta Asya’dır. Buradan göç eden topluluklar dillerini ve kültürlerini dünyaya yaymıştır. Dolayısıyla, dünya dillerindeki pek oldukça kelimenin kökeni, Türkçedeki ilksel köklere kadar izlenebilir.
Güneş Dil Teorisi’ni salt bir “safsata” ya da “duygusal bir milliyetçilik ürünü” olarak görüp geçmek, devrin ruhunu ıskalamak anlamına gelir. Teorisinin arka planında, 1930’lar dünyasının yükselen ulus-devlet ideolojileri ve Türkiye’deki Dil Devrimi’nin karşılaşmış olduğu büyük bir ergonomik çıkmaz yatmaktadır.
1930’lar Türkiyesi ve Dil Devrimi’nin Çıkmazı
1928 yılındaki Harf Devrimi’nin peşinden, 1932 senesinde Türk Dili Incelem Cemiyeti’nin (bugünkü TDK) kurulmasıyla beraber dilde tasfiyecilik (özleştirme) süreci başladı. Arapça ve Farsça kelimelerin dilden tamamen atılması, yerine halk ağızlarından yada eski metinlerden yeni kelimelerin ikame edilmesi hedefleniyordu.
Sadece bu tasfiye hareketi o denli köktencilik bir boyuta ulaştı ki, bir süre sonrasında aydınlar yazı yazamaz, gazete başlıkları anlaşılması imkansız hale geldi. Dil, kendi kelime ekibini hızla kaybederken yerine konan suni kelimeler toplumsal kabul görmüyordu. Hatta Mustafa Kemal Mustafa Kemal Atatürk’ün 1934 senesinde yabancı diplomatlar için verdiği bir ziyafette tamamen öz Türkçe kelimelerle yapmış olduğu konuşmanın, devrin bürokratları tarafınca bile güçlükle anlaşıldığı bilinmektedir.
İşte bu aşamada dilin kuruyup gitmesini engelleyecek, tasfiyeciliği durduracak fakat bununla birlikte Türkçenin itibarını koruyacak “bilimsel niteliği olan bir çıkış yolu” aranmaya başlandı.
Hermann Kvergić’in Görevi ve Mustafa Kemal Atatürk’e Ulaşan Mektup
Teorinin fitilini ateşleyen şahıs, Viyanalı dilbilimci Dr. Hermann Feodor Kvergic oldu. Kvergic, 1935 senesinde Mustafa Kemal Atatürk’e Paris üstünden Fransızca yazılmış 41 sayfalık bir daktilo metni gönderdi. Metnin başlığı şuydu: “La psychologie de quelques éléments des langues turques” (Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi).
Kvergić bu çalışmasında, Türkçedeki bazı eklerin ve zamirlerin (bilhassa o, bu, şu benzer biçimde işaret unsurlarının) insan psikolojisinin dış dünyaya verdiği en ilkel, en temel tepkiler bulunduğunu öne sürüyordu. Ona gore Türkçe, insan dilinin doğuş evresine en yakın, en bozulmamış yapıya sahipti.
Aslına bakarsan bu alanda yoğun okumalar meydana getiren ve bir çıkış yolu arayan Mustafa Kemal Atatürk, metni derinlemesine inceledi. Belge üstünde bizzat notlar alarak teoriyi genişletti, yerli dilbilimcileri ve tarihçileri bu metin üstünde çalışmaya teşvik etti. Böylece Kvergić’in ham hipotezi, Ankara’da devlet destekli devasa bir dil kuramına dönüştü.
Güneş Dil Teorisi’nin Temel İddiaları ve İşleyiş Mantığı
Güneş Dil Teorisi, rastgele bir iddiadan ibaret kalmamış; kendi içinde belirli kuralları, morfolojik (biçim bilgisi) ve fonetik (ses bilgisi) çözümleme şekilleri olan dizgesel bir yapıya büründürülmüştür.
Güneş Kültü ve İlk Seslerin Doğuşu
Teoriye gore, ilkel insanoğlunun zihnini meşgul eden ilk ve en büyük nesne Güneş’ti. Güneş; yaşam vericiydi, sıcaktı, parlaktı ve ulaşılamazdı. İlkel insan bu devasa güç karşısında duyduğu hayranlık, korku ve şükran hissiyle ilk olarak “Aa!” sesini çıkardı.
Teorisyenlere gore bu “A” sesi, zaman içinde yanına gelen ünsüzlerle beraber şu temel kavram kategorilerini oluşturdu:
Dilbilimsel Çözümleme Yöntemi
Kuram, kelimeleri çözümleme ederken bugünkü çağdaş etimoloji (köken bilimi) kurallarını esneterek kendi formülünü üretti. Buna gore dünya dillerindeki kelimeler, aslen Türkçedeki kök hücrelerden türemişti. Kelimelerin başındaki yada sonundaki sesler düşürülerek ya da değiştirilerek (ses evrimi iddiasıyla) her kelime sonucunda Türkçe bir köke bağlanabiliyordu.
Devrin resmi yayınlarında ve kurultay raporlarında yer edinen bazı çarpıcı morfolojik çözümleme örnekleri şunlardır:
| Yabancı Kelime | İddia Edilen Köken ve Izahat | Teoriye Gore Çözümlemesi |
| Amazon | Türkçe “Fakat” (Ana) ve “Uzun” kelimelerinin birleşimidir. | Savaşçı bayanların boylarının uzun olmasına atıftır. |
| Kategori | Türkçe “Katar” (arka arkaya dizmek, sıralamak) kökünden gelir. | Kavramların arka arkaya sıralanması anlamındadır. |
| Elektrik | Türkçe “Yaltrık” (parlaklık, şimşek, parıltı) kelimesinden evrilmiştir. | “Yaltrık” zaman içinde Batı dillerinde “elektrik” halini almıştır. |
| Şef (Chef) | Türkçe “Alp” yada “Baş” kelimesiyle akrabadır. | Güç ve liderlik bildiren “A” kök hücresinden türemiştir. |
Bu çözümleme yöntemi, devrin akademisyenleri tarafınca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde (DTCF) ders olarak okutulmuş ve ders kitaplarına girmiştir.
Üçüncü Türk Dil Kurultayı (1936) ve Teorinin Zirve Noktası
Güneş Dil Teorisi, en görkemli günlerini 31 Ağustos – 5 Eylül 1936 tarihleri içinde Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda yaşadı. Kurultay, internasyonal bir bilimsel kurultay havasında organize edilmişti.
Kurultaya yalnız Türk bilim adamları değil; İngiltere, Fransa, Avusturya, Macaristan ve Sovyetler Birliği benzer biçimde ülkelerden tanınmış pek oldukça doğu bilimci (oryantalist) ve dilbilimci çağrı edildi. Türk heyeti adına İbrahim Necmi Dilmen, Abdülkadir İnan ve Agop Dilaçar benzer biçimde adlar kuram üstüne uzun tebliğler sundular.
Internasyonal Bilim Çevrelerinin Tutumu
Yabancı bilim adamlarının kurultaydaki tutumu oldukça diplomatikti. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkiler geliştirmek isteyen, Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsına derin saygı duyan yabancı akademisyenler, teoriyi direkt reddedip bir kriz çıkarmaktan kaçındılar.
Mesela, meşhur Fransız dilbilimci Jean Deny yada Avusturyalı profesörler, teorinin “ufuk açıcı yönleri bulunduğunu”, “üstünde daha oldukça çalışılması icap ettiğini” belirten yuvarlak cümlelerle durumu yönetim ettiler. Sadece bu diplomatik nezaket, devrin Türk basınında “Avrupalı bilim adamları Güneş Dil Teorisi’ni diz çökerek kabul etti” şeklinde coşkulu manşetlerle yankı buldu.
Teorinin Dil Devrimi’ndeki Pragmatik İşlevi: Tasfiyeciliğin Frenlenmesi
Bugün pek oldukça tarihçi ve dilbilimci, Güneş Dil Teorisi’nin aslen dâhiyane bir “ruhsal ve politik kaçış rampası” olduğu mevzusunda hemfikirdir. Teorinin aslolan başarısı bilimsel doğruluğunda değil, üstlendiği ergonomik rolde saklıdır.
Dil Devrimi, 1934 yılına gelindiğinde Türkçeyi kelimesiz bırakma riskiyle karşı karşıya getirmişti. Sadece atılan adımlardan tamamen geri dönmek, inkılapların prestijine zarar verecekti. “Biz hata yaptık, Arapça ve Farsça kelimeleri geri getiriyoruz” demek siyaseten imkansızdı.
Güneş Dil Teorisi bu tıkanıklığı şu mantık zinciriyle çözdü:
Bu formül yardımıyla, dildeki aşırı ve yıkıcı tasfiyecilik ansızın durduruldu. Kültür dilinin omurgasını oluşturan binlerce kelime (mesela millet, cumhuriyet, mektep, kalem, özgürlük) “bunlar aslına bakarsan köken olarak Türkçedir” denilerek dilde tutuldu. Dil nefes aldı, kaos sonlanmış oldu ve çağdaş yazı dili stabilizesini bu sayede kazanmıştır.
Güneş Dil Teorisi Niçin Terk Edildi?
Kuram, ne kadar kuvvetli bir devlet desteği alırsa alsın, bilimin evrensel ve katı kurallarına direnemezdi. Mustafa Kemal Mustafa Kemal Atatürk, bilimi yakından takip eden, rasyonel bir liderdi. Teorinin internasyonal dilbilim toplumunda gerçek anlamda bilimsel bir karşılık bulamadığını, karşılaştırmalı dilbilim metotlarıyla kanıtlanamadığını kısa sürede fark etti.
Sessiz Veda Süreci
Teorinin terk edilişi ani ve gürültülü olmadı; devlet aklı tarafınca zamana yayılarak sessiz bir şekilde rafa kaldırıldı.
Bu söz, teorinin bilimsel bir zorunluluktan ziyade, devrin liderinin vizyonu ve devletin dönemsel ihtiyacı doğrultusunda yaşatıldığının en açık kanıtıdır.
Netice: Bilimsel Geçersizlik ve Tarihsel Kıymet Içinde Bir Kuram
Bugün çağdaş dilbilim, insanbilim ve genetik bilimi; dillerin kökeni mevzusunda Güneş Dil Teorisi’nin iddialarını tamamen geçersiz saymaktadır. Diller tek bir merkezden ve tek bir kökten (hele ki tek bir çağdaş dilden) türememiştir; dünya üstünde değişik dil aileleri mevcuttur ve Türkçe de Altay dil ailesinin bir üyesidir.
Sadece Güneş Dil Teorisi’ni yalnız zamanı bir “hata” olarak nitelendirip değersizleştirmek rasyonel bir yaklaşım değildir. Bu kuram;
Güneş Dil Teorisi, Türk dil tarihinin duygusal, heyecanlı fakat bir o denli da işlevsel bir laboratuvar evresi olarak tarih sayfalarındaki yerini korumaktadır.
Teorinin ham fikri ve çıkış noktası, Avusturyalı dilbilimci Dr. Hermann F. Kvergić’e aittir. Kvergić’in 1935 senesinde Mustafa Kemal Atatürk’e sunmuş olduğu yazı, Türk bilim adamları ve bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafınca geliştirilerek geniş bir kuram haline getirilmiştir.
Evet, teorinin temel iddiası budur. İlk insan topluluklarının Orta Asya’da yaşadığını ve dillerinin proto-Türkçe bulunduğunu, göçler vasıtasıyla bu dilin tüm dünyaya yayılarak öteki dilleri (İngilizce, Fransızca, Arapça vb.) oluşturduğunu savunur. Sadece bu iddia çağdaş bilim tarafınca reddedilmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk bu teoriyi iki ana sebeple destekledi: Birincisi, Batı dünyasının Türk tarihini ve dilini küçümseyen tezlerine karşı bilimsel/kültürel bir müdafa mekanizması geliştirmek. İkincisi, Dil Devrimi esnasında aşırı tasfiyecilik yüzünden tıkanan ve kelime kaybeden Türkçeyi kurtarmak için politik bir çıkış yolu bulmaktır.
Hayır, günümüzde hiçbir bilimsel niteliği olan kurumda bilimsel bir gerçeklik olarak okutulmamaktadır. Bir tek Türk dil zamanı, Cumhuriyet zamanı ve sosyoloji derslerinde devrin kültürel ve siyasal bir fenomeni, tarihsel bir kesiti olarak incelenmektedir.
Bilimsel olarak geçersiz iddialar barındırması eleştirilse de, ergonomik neticeleri açısından Türkçeye yarar elde etmiştir. Aşırı özleştirmecilik akımını durdurarak, dilin can damarı olan binlerce yerleşik kelimenin (Arapça, Farsça ve Batı kökenli) dilde kalmasını elde etmiş, yazı dilinin yok olmasını engellemiştir.
Halk Şiirinde Ozanların/Şairlerin Mahlas Alma Geleneği Halk Şiirinde Şairlerin Mahlas Alma Geleneği Halk Şiirinde Mahlas…
Divan Şiirinde Şairlerin Mahlas Kullanma Geleneği Divan şiirinde mahlas, şairin şiirlerinde kullandığı hususi ad olarak…
Kerbela Vakası Nedir? Kerbela Vakası, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in, Muaviye’nin oğlu Yezid’in askerleri tarafınca…
Andre Gide – IsabelleTür:RomanYazar:Andre GideYayınlanma Zamanı:2020Yayınevi:Can YayınlarıISBN:9789750745430KarakterlerGerard Lacase: romanın aslolan merkezidir. Dışarıdan bakıldığında araştırmacı ve…
Disiplin Nedir? Disiplin, bir çok süre katı kurallar, ceza, baskı ya da sınırlama ile karıştırılır.…
Basmakalıp Nedir? Basmakalıp, sözlü ya da yazılı anlatımda fazlaca sık kullanıldığı için özgünlüğünü yitirmiş fikir,…