Kategoriler: Genel

Sarı Zeybek Kitap Özeti

Kitap, Atatürk’ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya’da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı.

Yirmi dakika kadar süren bu sancı Atatürk’e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk’ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk’e bunları yaptırmak kolay değildi.
Sonunda Atatürk’e hakim olunamayacağı anlaşılınca, İzmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir’de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara’ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.

Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk’ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk’ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : Sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: Yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu.

Berlin’den doktor getirtildi. Doktorlar Atatürk’ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk’e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu.

Atatürk, bir gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:
“İçiyorum, çünkü: Bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.”

Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk’ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “Bilgeler Meclisi” ya da bir “Danışma Kurulu” ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, Atatürk 1936’dan itibaren yorulmaya başlamıştı.

Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.

İlk kriz bir Kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir Kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir Kasım sabahı geleceği gibi…
21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39’u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum” demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.
Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: Kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova’daki kaplıcaya gönderildi.
Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger’e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.
Karaciğerdeki büyüme “Siroz başlangıcı”nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak 1938.
Şubat sonlarında, Atatürk’ün hastalığının vehameti hükümete iletildi.

Başvekil Celal Bayar, Atatürk’ün muayene ve tedavisi için Almanya’dan ve Fransa’dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk’e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk’e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.

Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk’ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm” olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.
Bütün bu bilgiler Atatürk’e iletildi. Atatürk’e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.
Atatürk’ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata’nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, Hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk’ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk’ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk’ün ortaya çıkması.

Bunu Atatürk’ te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay’ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara’daki kutlamalardan sonra Mersin’e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin’e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?

Ve Mersin seyahati, bu yüzden O’nun için “son darbe” oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk’ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938’de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.
Sonunda, Savanora’da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.

Atatürk’ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk’ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.O geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı.Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar.

Bu nöbetler, 10 Kasım’a dek aralıksız devam etti.
Ekim’e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk’ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. Nihayet ilk ağır koma 16 Ekim Pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.

Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise Saray’da yatağında “Ah Ankara… Ah Ankara’ya gidemedik” diye yakınıyordu.
Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.
7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.
8 Kasım’a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00’da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.

Artık bütün ülke, Ata’sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
9 Kasım Çarşamba sabahı, Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.
Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “Agani” diye not düştüler.
Agani: Can çekişme demekti. Resmi Tebliği: 9 Kasım – Saat 24.00, saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı Ulu Önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.

KİTABIN YAZARI: Can DÜNDAR
Doğan Yayın Holding A.Ş. Güneşli / İSTANBUl
Ekim 1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün Ölümüne Kadarki Son 300 Gününü İnceleyerek, Atatürk ’Ün Her Zaman Var Olmuş Fakat Pek İşlenmemiş Olan İnsancıl Yönlerini Anlatmak, Atatürk’ü Sevdirmek.

Bul-Tikla

Son Yazılar

2026-2027 12. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Dersi 1. Dönem 1. Ortak Yazılı

Bu sayfada 12. Derslik Türk Dili ve Edebiyatı 1. Dönem 1. Yazılı imtihanı için altı…

24 saat ago

2026-2027 10. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı 1. Dönem 1. Ortak Yazılı Soruları ve Cevapları

2026-2027 10. Derslik Türk Dili ve Edebiyatı 1. Dönem 1. Ortak Yazılı Soruları ve Cevapları…

2 gün ago

Edebî Akımlar Atlası – Türk Dili ve Edebiyatı

Edebî Akımlar Atlası TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI · ETKİLEŞİMLİ KAYNAK Edebî Akımlar Atlası Akımları ve…

5 gün ago

Kadınlar Okulu Özeti, Konusu ve Karakterleri

Andre Gide – Hanımefendiler OkuluTür:RomanYazar:Andre GideYayınlanma Zamanı:2003Yayınevi:Sel YayıncılıkISBN:9786256462052KarakterlerEveline: Başlangıçta kocası Robert’ı idealize eden, duygusal ve…

5 gün ago

Zaman Bisikleti Özeti, Konusu ve Karakterleri

Süre Bisikleti – Alim AdalıTür:ÇocukYazar:Alim AdalıYayınlanma Zamanı:2004Yayınevi:Can Çocuk YayınlarıISBN: 9789750703502KarakterlerAlim Bey: Damla ve Yağmur’un babasıdır. Evlatlarının merakını ve öğrenme isteğini destekleyen, onlarla beraber geçmişe seyahat icra eden, araştırmayı ve keşfetmeyi seven bir babadır.Damla: Alim Bey’in kızlarından biridir. Kardeşi Yağmur ile beraber vakit bisikletini hazırlayan, geçmişte yaşanmış olan vakaları merakla gözlemleyen ve yeni bilgiler öğrenmekten hoşlanan bir çocuktur.Yağmur: Damla’nın kardeşidir. Ablasıyla beraber vakit bisikletinin yapımında vazife alır. Babasıyla çıkmış olduğu yolculuklarda tarih öncesi insanların yaşamlarını ve buluşlarını keşfeder.Çuka: Ortalama yüz bin yıl ilkin Karain’de yaşayan, zekâsı ve üretkenliğiyle dikkat çeken bir çocuktur. İnsanların yaşamını kolaylaştıracak araçlar geliştirmeye çalışır. Balta yapmayı başararak kabile başkanının itimatını kazanır.Anin: Çuka’nın kardeşidir. Meraklı ve yaratıcı kişiliğiyle yeni buluşlara katkıda bulunur. Meyve toplamak için geliştirdiği vasıta, mızrağın ortaya çıkmasına öncülük eder.Ara: Çuka ve Anin’in babasıdır. Çocuklarıyla beraber başka topluluklara ateş yakmayı ve av araçlarını kullanmayı öğretir.Taşçı Amca: Taşları işleyerek çeşitli araçlar hazırlayan kişidir. Çuka ve Anin’in geliştirdiği mızrağın yapımına destek olur.Kabile Başkanı: Çuka’nın zekâsını ve başarısını takdir ederek ona başkanlık kolyesini veren, Anin’i ise yeni buluşundan dolayı mızrakçıbaşı duyuru eden kişidir.Damla ve Yağmur’un Anası: Ailesinin vakit yolculuklarında yaşadıklarını dinleyen ve ilerleyen bölümlerde bu yolculuklardan birine katılan karakterdir.MevzusuSüre Bisikleti, iki kardeş olan Damla ve Yağmur’un, babaları Alim Bey’in yardımıyla geliştirdikleri bir vakit bisikleti yardımıyla tarih öncesi dönemlere yaptıkları yolculukları mevzu alır. Ortalama yüz bin yıl öncesine giden aile, Karain’de yaşayan Çuka ve Anin adlı kardeşlerin günlük yaşamlarını, geliştirdikleri araçları ve insanlık tarihindeki mühim buluşları gözlemler. Kitap; merak, yaratıcılık, yardımlaşma ve sorun çözme benzer biçimde kavramları keyifli bir serüven vesilesiyle ele alırken insanlığın ilk dönemlerindeki yaşam koşullarını da okurlara tanıtır.Süre Bisikleti ÖzetiHikâye, Alim Bey’in eski bisikletini kızları Damla ve Yağmur’a vermesiyle adım atar. Alim Bey, kızlarından bu bisikleti bir vakit makinesine dönüştürmelerini ister. Kardeşler büyük bir heyecanla çalışmaya koyulur ve tüm ayrıntılarını düşünerek bir vakit bisikleti hazırlar. Babaları uyandığında ortaya çıkan vasıta karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Üçü beraber bisiklete binerek geçmişe doğru ilk yolculuklarına çıkar.Seyahat esnasında bazı tehlikelerle karşılaşsalar da ortalama yüz bin yıl öncesine, Karain’e ulaşmayı başarırlar. Burada tarih öncesi bir toplulukta yaşayan Çuka ve Anin adlı iki kardeşle karşılaşırlar. Onları uzaktan izleyerek insanların yaşamlarını iyi…

1 hafta ago

Dünyanın En Güzel ve En Ünlü Kütüphaneleri

Dublin, İrlanda · 18. yüzyıl • 1732 Trinity College Kütüphanesi — Long Room Trinity College…

1 hafta ago